Duyuruyu Kapat
Google Gözat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Acemi balıkçının günlüğü (14 Kasım 2014) (9)

Konu, 'Kıyıdan Balık Avcılığı ve Uygulamalı Teknikleri' kısmında adbakt tarafından paylaşıldı.

  1. adbakt

    adbakt Aktif Üye

    Kayıt:
    10 Eylül 2014
    Mesajlar:
    326
    Beğeniler:
    312
    Şehir:
    İstanbul
    [​IMG]
    -9-

    (14.11.2014 Cuma)
    _________________________________________

    Ustalık...

    Artık sahile gittiğim sabahlarda “Günaydın Can” diyerek başlıyorum güne… daha önce “Günaydın İsmet” diye başlardı gün. Takım satan İsmet gitti, şimdi takım satan Can var. Size Can’ı takdim edeyim.

    Aslında Can hep vardı; belki de bu sahilde İsmet’ten daha eskidir, bilmiyorum. Ama balık benim için bir tutku haline gelip her gün sahile inmeye başladığım sıralarda –yani bir ay kadar önce- Can ortalıkta değildi ve herkes birbirine onu soruyordu.

    “Can nerede yahu?”

    “Babası ağır hasta, o yüzden bir süre yok.”

    Şimdi ortalığa çıkmış.

    Babası vefat etmiş.

    Can kırklı yaşlarda. Babası da muhtemelen yaşlıydı.

    Her insanın büyümesinin son aşaması babanın cenaze törenidir. Bazen bir talihsizlik olur ve babanın ölümü daha erken yaşlara denk gelir. Bu, çok sarsıcıdır. Bu durumda insanın ruhu sakatlanır ve cenaze talihsiz bir miras gibi geleceğe taşınır. Çünkü genç yaşlarda ölen baba, geçmişle geleceği ayıran ve her gün biraz ötelenen çizginin tam üstüne gömülür. İnsanın ruhu gökyüzüne doğru bir fidan gibi dimdik uzanarak gelişirken babanın ölümüyle birlikte sanki o fidan güneşin yerini kaybetmiş gibi istikamet değiştirir, biraz bükülür.

    Kırklı yaşlarda iken de babanın ölümü büyük bir kayıptır, çünkü şairin dediği gibi zaten “her ölüm erken ölümdür”. Can, güneşin yerini ve rotasını artık ezbere bilecek yaşta. O, geleceğe sadece bir metanet taşıyacak. Kendisinin de bir gün öleceği düşüncesiyle baş edebilmek için gerekli olan bir metanettir bu.

    Şimdilik Can’ı bir tarafa bırakalım, ona geri döneceğim ve merak etmeyin, konuyu balığa bağlayacağım.

    ***

    Bir zamanlar -sanırım Polinezya’da- seks ile hamilelik arasındaki ilişkiyi bilmeyen ilkel bir kabile ile ilgili bir yazı okumuştum. Nasıl bilmezler! Bana çok ilginç gelmişti. Ama aslında mantıklı bir açıklaması var:

    Çocuk sahibi olmak için seks yapmak gerektiğini elbette biliyorlar, ama çocuğun aslen o şekilde olduğunu bilmiyorlar. Çünkü bazen sevişiyorlar ve çocuk olmuyor :) Gel de ikna et!

    Evet, bu yerlilere göre seks, çocuk yapmak için gerekli olan şeylerden sadece bir tanesi; yoksa her seferinde çocuk olurdu. Onlara göre mesela ay’ın da belirli bir konumda olması, belirli bir duanın yapılması, eve/kulübeye belirli bir şekilde girilmesi, tanrıların bunu istemesi.. vb daha bir sürü koşul gerekiyor çocuk sahibi olmak için.

    Eğer bir şeyin gerçekleşmesi için gerekli koşullar sırrını bilmediğiniz karanlık bir bölge içeriyorsa bu tür teoriler, uydurma gereklilikler, efsaneler vs ortaya çıkar; insan sebepsiz yapamaz; bilmeyince sebep uydurur… bu normaldir.

    Mesela balık! Yem ile balık yakalamak arasında nasıl bir ilişki var? Açık ki yem gerekli koşullardan sadece bir tanesi. Sonuçta bazen yem takıyoruz ve balık yakalayamıyoruz, bazen ise yakalayabiliyoruz. Elbette yem (suni ya da doğal) takmak gerekiyor, ama başka ne yapmak gerekiyor? İşte bu alan efsanelere açık bir alandır. Bu kısa sürede o kadar çok efsane duydum ki! Yemi öyle değil, şöyle tak; o düğüm olmaz, onu yemez, bunu yer, onu görür, bundan korkar, şunu sever, ip şöyle olmaz, kamış öyle çekilmez vs. Bunların bazısı doğru tabi, ama bazısı da efsane! Balık denizde, derinde… onu göremiyoruz, ne düşündüğünü bilmiyoruz.

    Ama yine de diğerlerine göre daha iyi balık yakalayan, daha başarılı, daha usta insanlar var. Demek ki her şey efsaneden ibaret de değil! Bir kısmı insanlığın binlerce yıllık deneyimi, bir kısmı balıkçının kendi kişisel bilgisi ve deneyimi ve bir kısmı da gerçekten efsane! Herşey matematiksel bir kesinlikte olsaydı, sahildeki elli balıkçının ellisi de birbirine yakın sayıda balık yakalarlardı.

    Balık yakaladıkça biz de kendi efsanelerimizi yaratmaya başlıyoruz. “Ak Balıkçılık’tan aldığım takımla yakalayabildim, Mercan Balıkçılık’tan aldığım takımla yakalayamadım”. Balığı yakaladığımız andaki onlarca faktörü göremeden kendi ufkumuzda, kendi kişisel evrenimizde var olan nedenlerden bir tanesini başarıyla ilişkilendiriyoruz. Üstelik bir süre sonra “kendi kendini kanıtlayan kehanet” gibi hep aynı yerden takım almaya başlayıp balık tuttukça inancımızı sağlamlaştırıyor, balık tutamadığımız zamanları ise balık yokluğuna bağlıyoruz: “Olsaydı yakalardım; çünkü bu dükkândan aldığım takımla hep yakaladım”.

    Mercan Balıkçılığın takımları gerçekten daha kötü olabilir. Ama genelde bu kanaate varmamızı sağlayacak bilgi birikimine sahip olmadan çok önce Mercan Balıkçılığın üstünü çizmişizdir. Kalitesi aynı olsa da…

    ***

    Can eve gidiyor. Gitmesi gerekiyor, ama bir türlü ayağı gitmiyor. Çünkü her atışında bir balık çekiyor, her beş-on dakikada bir çinekop çekiyor. Bir ara duraklayan çinekop akını yeniden başladı, ama son otobüse yetişmesi lazım.

    “Bende hazır kesilmiş fazla yem var, ister misin?” dedi.​

    Evet, isterim; benimkiler taze değil… yemleri aldım.

    Ama Can’ın verdiği yemler İsmet’in söylediği gibi incecik kesilmemiş. Bunlar hem daha büyük hem de daha kalın. Bir tanesini takarken Can’a gösterdim, “bak bunda ana kılçık bile duruyor”.
    “Sen at, merak etme!” dedi. Attım ve gerçekten beş dakika sonra bir çinekop geldi. Maalesef balığı zamanında kıyıya atamadığım için bir karış kala iğneden kurtuldu. Yanda balıkçılar kaşlarını çattı: “Gelir gelmez balığı gördüğün an hemen kamışı kaldırıp kıyıya atacaksın” dedi biri, diğerleri başını sallayarak onayladı…

    Sonuçta balık geldi. İncecik kesilmiş olan yeme değil, gövde kılçığı üzerinde olan yeme geldi. İsmet’e sorsan ne der acaba?

    “Şu an ne atarsan gelir hocam” der belki!

    Ya da “şans” der

    Ya da “gelir, ama buna 3 tane gelir, öbürüne 5 tane gelir” der.

    İsmet’in bu dediklerine Can ne der?

    Neyse… sonuçta kesin zaferin olamayacağı bir alandayız.

    ***

    Peki ustalık nedir? Yemi ince kesmek ya da kalın kesmek bir şeyi değiştirir mi? Bu ayrıntılar, bilgi ve efsane karışımları hayatın her anında karşımıza çıkar. Emekli askerler gibi hep kesin konuşan, her şeyi hayati ilkelere dönüştürmüş insanları bir tarafa bırakın; onlar “bunu yaparsan balıkçı değilsin” tarzı konuşmayı severler. Hatta içlerinden “adam da değilsin” diye geçirirler :) Yem’in nasıl kesildiği tek başına “çok” önemli olmayabilir; ama önemlidir. Peki ne kadar önemlidir? Bunun ölçüsü nedir? İşte bu konuda bana yol gösteren bir örnek var. Anlatayım:

    Dünyaca ünlü aşçılardan biriyle yapılmış bir sohbeti okumuştum. Aşçıya yemeklerinin güzelliğinin sırrı soruluyordu. Adam “ben sebzeleri pişirirken tencereyi hiç karıştırmam” diyordu. Röportajı yapan soruyor:

    -“Bu mu sırrınız, bu o kadar çok şey değiştirir mi?”

    -“Hayır, o kadar değiştirmez. En fazla %1 değiştirir.”

    -“Peki o zaman yemekleriniz neden bu kadar güzel?”

    -“Çünkü ben piştikten sonra yemeğin yağını süzerim.”

    -“Yemeklerinizi bu kadar güzel şey yapan bu mu?”


    -“Hayır, bu da sadece %1 değiştirir… Ama böyle sadece %1’lik fark yaratan 20 kadar ayrı şey yaparım ve yemeklerim toplamda %20 daha güzel olur. Zaten iyi bir yemekle harika bir yemek arasındaki fark en fazla bu kadardır”.

    ***

    Can da İsmet de çok iyi balıkçılar. Ama bir tanesi yemi ince kesiyor, diğeri kalın kesiyor. O konuda yanlışı yapan kişi, bir başka konuda bir tane doğruyu fazla yapıyor ve farkı kapatıyor. Her ikisinin efsane/hurafe niteliğinde, ama aslında yararsız olan birkaç prensibi de var. Ama yine de toplamda + %20’yi buluyorlar :)

    ***

    Can’ın bineceği son otobüs homurduyor.

    “Hadi sana rastgele abi. İyi geceler.”

    “İyi geceler Can, yem için teşekkürler. Balığı kıyıya alamadık ama, ne yapalım, öğreneceğiz zamanla. Bu arada babanın öldüğünü duydum, başın sağolsun!”

    “Teşekkür ederim, sen sağol!”



    Önceki Günlük Sayfası Sonraki Günlük Sayfası
     
    Son düzenleme: 19 Kasım 2014
  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. Selahattin

    Selahattin Moderatör Yönetici

    Yaş:
    31
    Kayıt:
    2 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    7.866
    Beğeniler:
    4.140
    Şehir:
    Şişli, İstanbul
    Bunu okumaya kıyamadım, birazdan çayımı yudumlarken keyfine bakacağım, enfes bir yazı ellerinize sağlık :)
     
    adbakt bunu beğendi.
  4. Fecri

    Fecri Aktif Üye

    Yaş:
    50
    Kayıt:
    27 Aralık 2010
    Mesajlar:
    630
    Beğeniler:
    452
    Şehir:
    İstanbul / Tarabya
    Alıştım artık satırların lezzetine.
    Teşekkürler.:harika:
     
    adbakt bunu beğendi.
  5. demirkemal

    demirkemal Üye

    Kayıt:
    12 Nisan 2014
    Mesajlar:
    55
    Beğeniler:
    51
    Şehir:
    İstanbul
    Üstadım bu foruma çok güzel bir aroma katıyorsunuz. Büyük bir zevkle okudum. Kelimelerinize sağlık.
     
    adbakt bunu beğendi.
  6. Berke Öztürkmen

    Berke Öztürkmen Aktif Üye

    Kayıt:
    19 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    733
    Beğeniler:
    576
    Şehir:
    İZMİR
    İş yerinde okudum. Eve geldim bir daha okudum. Hatta okuttum. Her yazınızda çıtayı yükseltiyorsunuz. Düşüncelerinize, parmaklarınıza sağlık.
     
    adbakt bunu beğendi.
  7. agartan

    agartan Moderatör Yönetici

    Yaş:
    50
    Kayıt:
    30 Nisan 2010
    Mesajlar:
    18.725
    Beğeniler:
    5.726
    Şehir:
    İstanbul
    Balıkçılık demek efsane demek zaten.
    Yine çok keyifle okunan bir yazı. :)
     
    adbakt bunu beğendi.
  8. Selahattin

    Selahattin Moderatör Yönetici

    Yaş:
    31
    Kayıt:
    2 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    7.866
    Beğeniler:
    4.140
    Şehir:
    Şişli, İstanbul
    Çok çabuk bitti :( Efsanelerin en bol olduğu lüfer familyasının yemle avlanmasından başladınız, biz senelerdir tutuyoruz hala işin içinden çıkamadık :) Her avdan sonra bir bardak kahvemi içerken o günü değerlendiririm, neleri doğru yaptım, ve neleri eksik yaptım, şunu yapsaydım daha mı iyi olurdu veya şu şekilde avlansaydım daha mı verimli olurdu :) Sık sık balığa gidiyorsak bu düşünceler hep oluyor, çünkü balığın günü gününe uymuyor, bir gün gırgır dağıtır, bir gün biri ağ atmıştır, diğer bir gün yunus girer, bir başka gün yemlik istavrit tutamayız, hava değişir, yağmur bozar, rüzgar bozar, balık bol olur ama hava soğuktur veya işimiz çıkar vs vs bitmez yani :) Ama bir gün tüm koşullar denk gelir ve tabiri caizse balığı kırarız, herşey aslında bundan sonra başlıyor, uyuşturucu bağımlısı gibi hep o mükemmel günü yakalamayı o zevki tatmayı arzuluyoruz tüm çabalarımız o bir günü yakalayabilmek için oluyor :) Bundan kurtulmanın tek yolu, en kötü balık gününün, en iyi iş gününden daha iyi olduğuna inanmak ve deniz kenarında olmaktan bile zevk alabilmek sanırım :) Ustalık nedire gelince, tüm koşulları hesaba katarak düşünebilmek ve anlık değişimleri uygulayabilmek sanırım, ayrıca her türlü yeniliğe de açık olabilmek ve tutucu olmamak, insan gelişimini ben oldum dediği anda bitiriyor kendi kendine oysa gelişim asla bitmez bunun farkında olabilmek de büyük bir erdem..
     
    Babali07, zihniercandemir ve adbakt bunu beğendi.
  9. Pellegra45

    Pellegra45 Aktif Üye

    Yaş:
    32
    Kayıt:
    11 Nisan 2014
    Mesajlar:
    460
    Beğeniler:
    296
    Şehir:
    Sakarya
    Keyifli bir yazı olmuş. Teşekkürler.
     
    adbakt bunu beğendi.
  10. Paşşa

    Paşşa Aktif Üye

    Yaş:
    43
    Kayıt:
    24 Eylül 2010
    Mesajlar:
    159
    Beğeniler:
    97
    Şehir:
    İstanbul
    Tebrikler üstadım yine harika bir yazı. (Önceki günlük sayfası linkin de bir sorun var galiba)
     
    adbakt bunu beğendi.
  11. süheyl

    süheyl Aktif Üye Gold Üye

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    3 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    648
    Beğeniler:
    661
    Şehir:
    iskenderun / gülcühan
    Keyifli bir yazı ( aromalı )