Duyuruyu Kapat
Google Gözat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Acemi balıkçının günlüğü (19 Kasım 2014) (10)

Konu, 'Kıyıdan Balık Avcılığı ve Uygulamalı Teknikleri' kısmında adbakt tarafından paylaşıldı.

  1. adbakt

    adbakt Aktif Üye

    Kayıt:
    10 Eylül 2014
    Mesajlar:
    326
    Beğeniler:
    312
    Şehir:
    İstanbul
    [​IMG]
    -10-

    (19.11.2014 Çarşamba)

    _________________________________________

    Kefalciler-1



    “Bak şunu görüyor musun” dedi Birdal, karşıdan gelmekte olan üstü başı dökülen bir adamı göstererek:
    “Bu adam kefal yakalar; ama çok ustadır; kimse yakalayamazken o yakalar… muhteşem bir adam… inanamazsın…. acayiptir.”
    Tahminen elli yaşında bir adamdı bu gelen.

    ***

    Birdal’la sahilde tanıştım. Birdal sadece pazar sabahları gelir.
    Birkaç defadır beraber avlanıyoruz; zaten komşu çıktık, aralarda çay içip sohbet ediyoruz.

    ***

    Birdal bu kefalciyi tanıyordu ve bu yüzden buralarda yeni olan bana, kendisinin buranın ne kadar yerlisi ve ne kadar eskisi olduğunu göstermeye çalışıyor, kefal avcısı adamla ilgili bana anlatacak yeni bir ayrıntı arıyor, anlatırken biraz abartıyordu. Ama doğrusu bu adamla ilgili bildiklerinin sınırlı olduğu belliydi.

    Adam bizim durduğumuz yere vardı. Gülümsüyordu. Birdal adama, “merhaba, ne haber… nasılsın, nasıl gidiyor?” dedi. Bu soruların hepsi tabi ki aynı anlama geliyor :)

    Adam sadece gülümsedi.

    “Nerelerdeydin, göremiyoruz seni, kayboldun ortalıktan, yoksun”… yine aynı anlama gelen soruları başka başka şekillerde tekrarlıyordu… adam yine gülümsedi; filmlerde içinden dürbünlü tüfek çıkmasına alışık olduğum, çok yıpranmış siyah Bond çantasını sahildeki beton saksının üstüne koyup açtı.

    Tek kelime etmedi.
    Tek kelime etmeyişi açıklama gerektiriyordu. Söz Birdal’daydı:
    “Türkçe bilmez”, dedi Birdal, “Taylandlı kendisi!”

    Acaba bu yüzden mi Birdal bir şeyi her seferinde beş farklı şekilde söylüyor? Böyle yapınca karşısındaki adam daha mı iyi anlıyor acaba?

    “Öyle mi?” dedim.

    Adam başını kaldırdı, yine gülümseyerek bana baktı, “Filipin” dedi. :)

    Birdal’ın bir gözü kapalıydı, çünkü sigara içiyordu… ağzındaki sigaranın dumanı gözüne geliyordu. Sigaradan derin bir nefes çekti, zaten o da onu demek istemiş gibi “evet, Filipinlerden” diye tekrar etti.

    Adamın İngilizce bildiğini fark ettim, ne iş yaptığını sordum. Filipinler Konsolosluğu’nda şoförmüş… konsolosun şoförü. Kamışa, makineye baktım. Belki Filipinlerden getirmiştir, belki farklıdır diye merakla baktım; ama hepsi Karaköy’den alınan ucuz ürünlerdi. Konuşmaya başladık.

    Biz konuşmaya başlayınca Birdal başta bizi izledi, sonra başka tarafa bakmaya başladı, sonra da biraz uzaklaşıp kendi kamışıyla, makinesiyle oyalanmaya başladı. İngilizce konuşulunca biraz dışlanmıştı ve bunun da ötesinde galiba istemeden “onun adamı”nı çalmıştım. Öyle hissetmesin diye arada ona adamın dediklerini çeviriyordum, ama ben sohbete dalıp çevirmeyi unuttuğum bir iki dakika içinde ilgisi dağıldı Birdal’ın.

    ***

    “Nasıl yakalıyorsun?” dedim.

    İğneleri büyük bir ekmek parçasının üstüne sarmak yerine her bir iğneye küçük bir ekmek parçası takıyordu. Evet, bunu yapan başkaları da var… bu adam niye daha başarılı olsun ki? Bunun iğneleri Karaköy’de satılan çoğu takımdaki iğnelerden daha büyük, ama bu da yetmez. Ben farklı bir şey arıyordum ve neyse ki o da zaten farklı bir şey göstermek istiyordu. Gösterilen ilginin hakkını vermek istiyordu. Gülümseyerek bana gururla zargana topunu gösterdi. Gülümsemek yabancı bir ülkedeki bir adamın en çok güvenebileceği yüz ifadesiydi, adam bunu fark etmişti. Kauçuk topun içine -kurşunu döverek hazırladığı- küçük çiviler çakmış ve böylece topu ağırlaştırmıştı. Tam da batmayacak kadar ağırlaştırmıştı ve bu yüzden herkesten daha uzağa atabiliyordu. En önemli sırrı buydu. Gururlu bakışından elinde yüzyılın icadını tuttuğunu düşündüğü anlaşılıyordu… kendi icadını. İyi fikir… bir şey demiyorum.

    Adam takımı hazırladı, atmak için suyun kenarına doğru ilerledi. O an Birdal kendisine ait olanı geri almak için yeni bir girişimde bulundu, bana yaklaştı.

    “Bak şimdi!” dedi.

    Gözleri adamdaydı

    “Bak, bak, dikkatli bak!” dedi.

    Sanki adamın başarısının eşit ortağıydı: “Görüyor musun?”

    Birdal’ın keyfi yerine gelmişti. Kendi adamı sonuçta… şimdi Birdal’ın dedikleri bir bir olacak, hemen bir kefal oltaya takılacak. O dememiş miydi? İşte o bildi, işte o tanıyor, işte o buralı, işte onun gözünden kaçmaz, ne de olsa burada o benden çok daha eski, işte bana gösteriyor, işte bizzat kendisinin Endonezyalısı… Yani Filipinler :)

    (Yanlış anlaşılmasın; Birdal çok iyi biri… onu çok sevdim; sadece bir insanlık halini anlatmaya çalışıyorum. Bizim de yabancısı olmadığımız bir insanlık halini…)

    ***

    Aksilik bu ya, hiç kefal yok. Balık olsaydı Filipinli konsolos şoföründen kaçmazdı; olsa muhtemelen o balığı tutacaktı… ama kefaller için sabah saat henüz erkendi; ortalık aydınlıksa da güneş daha yeni uyanmıştı… daha mesaiye tam olarak başlamamış, ısıtmaya koyulmamıştı. İşyerine gelmiş, masasına kurulmuş, ama henüz poğaçasını yemekte olan, bu yüzden de yanıbaşındaki telefonu duymazdan gelen bir memur gibiydi güneş. Birdal ise sanki açılmayan bir telefonun öbür ucundaydı… sabırsızlıkla bekliyordu. Neden bir kefal takılmıyor oltaya?

    ***

    Filipinli balıkçı kaç kere attıysa da su üstünde hiç hareket yoktu. En sonunda çantasını toplayıp başka bir yere doğru yola çıkacağı sırada Birdal sadece az yan dönüp eliyle şöyle “güle güle” anlamında bir hareket yaptı, sonra çabucak kendi uğraşına döndü. Misinayı yüzüklerden geçiriyordu. Adamını doğru düzgün uğurlamamıştı bile. Sonuçta Filipinli balıkçı Birdal’ı hayal kırıklığına uğratmıştı. Birdal’ı Taylandlı olduğunu inkâr ederek (!) üzmeye başlamış, daha az önce tanıdığı bir adama kendisinden daha çok zaman ayırmış ve bütün övgülere karşın hiç kefal tutamayarak son darbeyi vurmuştu. Bu adam onun için artık o kadar da değerli değildi. Birdal’ın bir gözü kapalıydı; fırdöndüyü bağlarken ağzındaki sigaranın dumanı gözüne geliyordu.

    Yüzünü benden yana çevirmeden “balık işi, kısmet işi” dedi.

    (Bkz. Kefalciler-2)

    ________________________________________________________________

    Önceki Günlük Sayfası Sonraki Günlük Sayfası
     
    Son düzenleme: 21 Kasım 2014
    mesen, winchester, sunny1403 ve 8 kişi daha bunu beğendi.
  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. cankar_34

    cankar_34 Üye

    Kayıt:
    25 Nisan 2014
    Mesajlar:
    97
    Beğeniler:
    59
    Şehir:
    Antalya
    Tüm seriyi okudum ve oldukça keyif aldım :)
     
    adbakt bunu beğendi.
  4. Cevat Göven

    Cevat Göven Aktif Üye

    Yaş:
    55
    Kayıt:
    24 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    697
    Beğeniler:
    273
    Şehir:
    bursa
    güzel anlatım,espirili ve düşündürücü demekki birdal filipinlinin hayranı,ama sende niye çaldın birdalın arkadaşını, adam itilmiş gibi kaldı
     
    adbakt bunu beğendi.
  5. Berke Öztürkmen

    Berke Öztürkmen Aktif Üye

    Kayıt:
    19 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    733
    Beğeniler:
    576
    Şehir:
    İZMİR
    Tekrar tesekkurler. Bunu bekliyordum bende. :)
     
    adbakt bunu beğendi.
  6. Selahattin

    Selahattin Moderatör Yönetici

    Yaş:
    31
    Kayıt:
    2 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    7.866
    Beğeniler:
    4.140
    Şehir:
    Şişli, İstanbul
    Abicim sen lütfen günlük olarak yaz mudavimi olduk bekle bekle dayanamıyoruz :)
     
    adbakt bunu beğendi.
  7. Yhy

    Yhy Aktif Üye

    Yaş:
    58
    Kayıt:
    18 Mart 2014
    Mesajlar:
    293
    Beğeniler:
    218
    Şehir:
    Kocaeli
    Yine keyifle okudum,eline sağlık Adil kardeşim.
     
    adbakt bunu beğendi.
  8. hakanc

    hakanc Üye

    Kayıt:
    26 Ekim 2014
    Mesajlar:
    43
    Beğeniler:
    51
    Güzel bir hikaye olmus. Blog vs. yazıyorsanız paylaşırmısınız.
     
    adbakt bunu beğendi.