Duyuruyu Kapat
Google Gözat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Balıksız hikaye

Konu, 'Balık Avı ile İlgili Fotoğraflı Av Hikayeleri' kısmında tırtıl tarafından paylaşıldı.

  1. tırtıl

    tırtıl Aktif Üye

    Yaş:
    43
    Kayıt:
    5 Eylül 2013
    Mesajlar:
    120
    Beğeniler:
    29
    Şehir:
    Muğla
    Bu haftasonu, hafta içi almış olduğum zeytin fidelerini bahçeme dikmeye karar verdiğim için balık avı planlamamıştım. Cumartesi bütün dikim işiyle uğraştım. Akşama doğru, Akyaka'da tanıştığım ve yaklaşık on yıldır görüştüğüm, profesyonel balıkçılık yapan Deniz Kaptan'ın beni aramasıyla, balık avına çıkmaya karar verdim (fide dikmekte neymiş). Deniz Kaptan beni yaklaşık iki aydan beri muhtelif zamanlarda aramış ve ”çok iyi lahos, trança, sinarit alıyorum. Haydi atla gel, hani beni filme alacaktın ya” gibi sözlerle beni taciz etmişti (O zamanlar Marmaris taraflarında avlandığını söylemişti). Deniz Kaptan, bizim buradaki pek çok profesyonel balıkçı gibi parakete avcılığı ile uğraşıyordu. Kendisi çoğu zaman Akbük'teki kulubesinde yaşar ve o civarlarda avcılık yapardı. Burada sözüne attiğim Akbük, Didim'deki Akbük değildir. Gökova Körfezi içerisinde imara açılmamış tek koy, cennetten bir köşedir. Denizi havuz kıvamında ve balıkları da boldur. Yerli halk, arsa içlerine yaptıkları ahşap kulübelerde ve karavanlarda yaşamaktadır.

    1.jpg


    Aslında Deniz Kaptan, “Bozburun'da avlanmaktayım” demeseydi, herhalde ben yine onunla gitmeyecektim. Çünkü, Bozburun tarafları uzun zamandır gitmek istediğim yerlerin başında gelmekteydi. Oraların balıkları ile ilgili arkadaşlardan bol bol hikayeler dinlemiştim. Bozburun lafını duyunca Deniz Kaptan'a gayri ihtiyari “evet, gelirim” demiş bulunmuştum. Bu işin kolay kısmıydı. Şimdi ikinci aşama olan evden izin alma vakti gelmişti. Fidan dikim işini bırakıp, tozlu topraklı üstümle eve girip, eşim ve oğluma “hadi sizi Marmaris'e gezmeye götüreyim” dediğimde eşim başına geleni anlamıştı. Ağzından dökülen ilk cümle “söyle bakalım yarın balığa nereye gidiyorsun” oldu. Neyse Marmaris turuyla ikisinin de gönlünü almam kolay oldu. Eve geldikten sonra alt kattaki salonun ortasına takım çantamın içindekileri dağıttım. Kendimce hangi malzemeleri götüreceğime karar verdim. Kamışlar, makinalar ve çantam hazırdı. Yemek içinde ikinci bir çanta daha yaptım ve sıra giyeceklerime geldi. Hava bir haftadır oldukça sıcaktı. Giymek için hafif şeyleri seçtim. Ayrıca, kamera ve fotoğraf makiman ile şort ve bir de tişört koydum çantama. Saatimin alarmını da 04.30'a ayarladım ve hop yatağa. Ama uyumak mümkün olmadı. Sağa dönüyorum, sola dönüyorum olmuyor. Saat 04.30'a geliyordu ve ben cin gibiydim. Saatin alarmını çalmadan kapattım ve sessizce eşyalarımı arabaya taşıdım. Ortalıktaki ölü sessizliğini evimizin bacasına yuva yapan baykuşun ötüşü bozuyordu. Özellikle eşim baykuşları çok seviyor ve onların uğur getirdiğine inanıyor. Ama ben kara kara düşünüyorum, şöminenin bacasına yuva yapan baykuşu. Herhalde bu kış sömineyi yakamayacağız gibi görünüyor.

    2.jpg

    3.jpg

    Evin bahçe kapısını kitledim, hava inanılmaz derecede yumuşaktı ve köpeğimiz Köpük beni yolcu etti. Akyaka'dan, köpeklerin dolaştığı sessiz ve karanlık yollardan çıkıp Marmaris'e doğru yol almaya başladım. Bu tür yolculuklar bana gerçekten haz veriyor. Yalnızım, kafamda binbir düşünce ve hafifde bir müzik, daha ne olsun. Gökçe Kasabasını henüz geçmiştim ki, yolda bir karartı gördüm ve yavaşladım. Karartının bir sansar ölüsü olduğunu farkedince, ileride durdurdum arabayı. Hayvana büyük ihtimalle bir araç çarpmıştı ve kaza olalı da çok olmamıştı. Çünkü, hayvanın ağzından ve burnundan kan geliyordu hala. Elime bir poşet geçirip sansarı rejüj arasına indirdim. Döndüğümde kimse almamışsa veya kaybolmamışsa ben alacaktım. Yaşadığımız bölge, yaban hayatı açısından oldukça zengin bir yöredir. Her türlü hayvanı (domuz, tilki, atmaca, kartal, şahin, sansar, sincap, kirpi, gelincik, su samurları v.b.) çok yakınımızda görmeye alıştık. Ayrıca, hergün onlarcasını da yollarda ezilmiş görmeye de alıştık. Bu yüzden, oğlumla birlikte bir hobi edindik. Yol kenarında bulduğumuz hayvan ölülerini, evimizin bitişiğindeki ormanlık alana gömüyor ve bir iki yıl sonrada onları topraktan çıkartıp kemiklerini birleştirerek iskeletlerini yapıyoruz. Evimizde iskeletini tamamladığımız ve eşimden köşe bucak kaçırdığım sincap, sansar bulunmaktadır. Ayrıca, toprağa gömdüğümüz tilki, domuz yavrusu ve kirpi de zamanı gelince iskeleti oluşturulmak üzere beklemektedir. Bu bölgeye has sığla ve sık çam ağaçaları ile bezeli yollarda usul usul Marmaris'e doğru yol almaya devam ediyorum. Çetibeli jandarma kontrol noktasını geçtikten sonra, sığla ve çam ağaçlarının arasında kendini gizleyerek sessizce akan azmak suyunun serinliğini hissetmek için camları sonuna kadar açıyorum. Mis gibi doğa, mis gibi mutluluk kokuyor her yer. İçime bolca çekiyor, kendimi daha da şanslı hissediyorum. Evden çıktıktan yaklaşık 20 dakika sonra Marmaris'e doğru 8 km'lik bir inişe geçiyorum. Tam bu esnada yolun diğer tarafında, dağlardan yola doğru şelale gibi akan suyun yanında domuz ailesini görüyorum, su içiyorlar. Şehrin, ışıl ışıl parlayan lambaları ile süslenmiş caddelerine tepeden bakarak yoluma devam ediyorum. Bu cümbüşe eşlik eden ve kıyıya yakın yerlerde konaklayan yelkenlilerin, yatların ve teknelerin ışıklarını da görünce mutluluğum daha da artıyor. Marmaris'in içine girdiğimde gün daha ağarmamıştı fakat sokaklarında ki hareket göze batıyordu. Yakın bir bardan çıktığı belli olan, sağa sola sendeleyerek ve kahkahalar atarak yürüyen kızlı erkekli grubu geçip, Datça istikametine çevre yolundan devam ediyorum. Yukarı doğru tırmanmaya başladıktan sonra, trafikte bir yoğunlaşma da başlıyor. Acaba, bunlarda benim gibi balık için mi yollara düştüler diye soruyorum kendime. Sonra kendimde gülüyorum bu düşüncelerime, hem de katıla katıla. Oldukça yavaş yol alıyorum. Çünkü, her an önüme bir yaban hayvanı çıkabilir. Sonra, Bozburun tarafına doğru beni yönlendirecek, Hisarönü yazan tabelayı görüyor, yavaşlayıp sola doğru dönüyorum. Bu yeni yol, sadece bir gidiş ve gelişi olan dar bir yol. Ama, burası da oldukça yeşil ve sessiz. Ne çam ağaçlarının iğneli uçlarında ne de yol kenarında ki zeytinağaçlarının yapraklarında bir kıpırtı yok. Hava da inanılmaz derecede yumuşak. Anlaşılan, sakin ve sıcak bir gün olacak. Artık hava da iyice aydınlandı ve kimi yerlerde güneşin ilk ışıklarının çam dallarını altın bir ok gibi delip geçtiğini görebiliyorum. İnanılmaz bir manzara. Yola çıkmadan önce kendime söz vermiştim, fotğraflama işini dönerken yapacağım diye. Niye böyle saçma bir söz verdiğim için kızıyorum kendime ve yola devam ediyorum. Her yer alabildiğine çan ve zeytin ormanı. Turgut Köyüne yaklaştığımı burnuma gelen tezek kokularından anlıyorum. Resmen köy kokusu bu ve doya doya çekiyorum içime. Turgut köyünün içinden geçip, yaklaşık 7 km gittikten sonra Orhaniye'ye ulaşıyorum. Aman Tanrım, nasıl da yeşil bir yer burası. Resmen evler yeşillikler içine gizlenmiş. Deniz, fırtına öncesi sessizlik kadar duru, sakin, mavi ve hem de masmavi. Yelkenlilerin göğe doğru yükselen direklerini seyrederek, Selimiye istikametine doğru tırmanmaya başlıyorum. Ama, buradan sonra doğa, çevre, tabiat herşey bir anda değişiyor. Hep yeşil çam ağaçlarıyla bezeli yollarda geldikten sonra, bu kadar çıplak tepeleri olan dağlar arasında yol almak içimi hüzünlendiriyor. Yer yer çıplak tepelerinde zeytin ağaçları olan dağlar arasında yoluma devam ediyorum. Sonunda Selimiye'ye ulaşıyorum. Vavvvv. Denize bak, yelkenlilere, evlere bak. Mutlaka bu görüntüyü fotoğraflamalıyım diyorum kendime ve arabayı durduruyorum. Evlerin ve yerleşim yerlerinin olduğu yerler yemyeşil. Fakat, kasabayı çevreleyen tepeler ise bir o kadar ağaçsız. Hatta, tepelerin bazı yerlerinde, yangın izlerini bile görmek mümkün. Mis gibi sessizliği ve havayı soluyorum, sakin deniz manzarası eşliğinde.

    4.jpg

    Yol bu, biter mi?. Bitsin de istemiyorum ve devam ediyorum “istikamet Bozburun”. Bu yolculukta, alıştığım üzere önce bir kasabaya doğru yollardan aşağı iniyor, kasabanın içinden geçiyor ve yukarı doğru tekrar tırmanıyorum. Şimdi de aynı şekilde tırmandım ve yola devam ediyorum. Saat, 06.20 civarında. Gün iyice ağardı ve yaşam tüm canlılığıyla üzerime doğdu. Her yerden gelen kuş seslerine, arabanın gürültüsü eşlik ediyor. Gökyüzü alabildiğince aşık, duru ve bulutsuz. Her iki tarafın camlarını sonuna kadar açtım ve sıcak havanın üzerimden dans ederek geçmesine izin veriyorum. İnanılmaz bir duygu bu ve kendimi bir o kadar da dinç hissediyorum. Artık, iyice ayıldım ve hedefime yaklaştığımı biliyorum. Bu duygu bende inanılmaz bir adrenalin patlaması yapıyor. Bir ara, kıraç bir yamaç kenarından geçerken bir siluet gözüme çarpıyor ve yine yavaşlayıp duruyorum bu sefer. Aman tanrım bir baykuş (kukuman) bu. Hemen, makineme davranıyor ve zor da olsa, baykuşu, arabanın içinden fotoğraflamayı başarıyorum. Panikle, zoom objektifini takmaya çalışırken baykuş uçup uzaklaşıyor. Üzülmeme fırsat kalmadan tepenin daha aşağısında başka bir kukuman gözüme çarpıyor ve hem de makimanda zoom objektifi takılı. İşte asıl şans bu. Aceleyle, onu da fotoğrafladıktan sonra, Bozburuna doğru, kıraç yollarda inişime devam ediyorum.

    5.jpg

    6.jpg

    İşte. Bozburun gözüktü. Aynı deniz davranışı burada da gözüküyor. Alabildiğine mavi, sessiz, duru ve uçsuz bucaksız. Gözüme çarpan şeylerden biride heryerde adacıkların olması ve yelken direkleri, hem de devasa uzunlukta.

    7.jpg

    Bozburunun içine girer girmez, biraz ürkek, biraz üzgün bir şekilde ve Deniz Kaptan'ı uyandıracağım endişesi ile telefon açıyorum. Daha ilk çalmada, önce kaptanın dinç ve neşeli sesi, bir iki dakika sonra da kendisi karşılıyor beni. Bir iki, sarılma ve kısa sohbetten sonra, “kaptan, hemen çıkıyor muyuz attığın pareketeyi toplmaya” diyorum. Çünkü, hem fotoğraflayıp hem de kameraya alacaktım ya onu. Kaptanın, “sen geleceğin için akşam pareketeyi atmadım, çünkü toplaması 3-4 saat sürer ve senin vaktin azalır” dediğinde, başımdan kaynar sular döküldü. Her ne kadar belli etmesem de, kaptan da üzüldüğümü anladı. Balık tutmayı, avlanmayı çok seviyorum ama bir o kadar da fotoğraflama merakım vardı ve benim buraya gelmekteki asıl amacım yeni biy yer keşfetmek ve yapılan avı kameraya almaktı. Neyse, bu sefer de öyle olsun diyerek eşyalarımı tekneye aktarıyoruz. Deniz Kaptan'ın teknesi değişmişti. Daha önce 12 metre uzunluğunda, kamaralı ve ayna kıç, “Sabrina” isimli teknesi vardı. Şimdi ki teknesi ise, 8 metre uzunluğunda karpuz kıç piyade idi ve pek de iyi durumda değildi. Bocalamamı kaptan da farketmiş olacak ki, Sabrina battı, onunla ben de battım dediğinde şok oldum. Üç yıl önce, bir gece fırtınaya yakalanmış ve Gökova Körfez'inde ki Sedir adası civarında kayalıklara çarpmış. Teknesi, emekleri ve herşeyi mavi sulara gömülürken, kendisi de 7 saat azgın sularla mücadele etmiş. Dediğine göre, tüm gücü tükenip pes ettiğinde, karanlıkta başına bir şey çarpmış. Önce çok korkmuş, sonrada bunun, ağ atan bir balıkçının, bağlangıç yeri belli olsun diye bıraktığı bir bidon olduğunu görünce ağlamış. Ona sarılarak epey bir süre beklemiş ve bu şekilde kendisini kurtarmışlar. Sonrasında iseyoklukla geçen bir yıl ve sonrada şimdiki çalıştığı tekneyi (teknesi Yunan teknesi ve çok denizci olduğunu söylüyor) borç harç satın almış, çalışarak borçlarını ödemiş ve ancak rahata kavuşmuş. Anlattıklarına çok üzüldüm ve bütün bunlardan haberimin olmaması beni daha da üzdü. Hareket zamanı. Kontak çevriliyor, tekne önce 30 yıl sigara içen bir kişi gibi bir iki öksürüyor ve yoğun bir kara duman çıkararak çalışıyor. İşte özlediğim pancar motorunun sesi. Kayalara bağlı olan ipleri ben çözüyorum, kaptanda yavaş yavaş çapayı çekiyor. Limanın bir ucuna kadar olan kısımda lüks yelkenli ve yatlar ,karşı tarafta ise sıra sıra balıkçı tekneleri gözüme çarpan ilk aykırılık ve tezat. Manzara ve sohbet eşliğinde, tahta kadar sakin, Bozburun limanından çıkıyoruz. İstikamet neresi mi? Ben de bilmiyorum. Çokta önemli değil, denizde hem de tekne de olmak yeter zaten.

    8.jpg

    9.jpg

    Deniz ne kadar mavi, duru ve sakinse, kıyılar, adalar bir o kadar ağaçsız ve çıplak. Alın size başka bir tezat.

    10.jpg

    11.jpg

    Göreceğiniz üzere, denizin durgunluğu sadece limanda değil heryerde. Kıpırtı yok, martı da yok, işte bu ilginç. İstikametimizin “Söğüt” olduğunu konuşmalarımız arasında söylüyor kaptan. Yaklaşık 40 dakika sürecekmiş yolculuğumuz. Bozburunda olmasına rağmen, Söğüt civarında daha bol ve çeşit balık varmış. Bu aralar iyi balık alıyormuş, Söğüt civarındaki taşlıklardan. Akşam paraketesini ekmekle yemlemiş, ama atmaktan vazgeçmiş. Beni gönderdikten sonra atacakmış. Bak şimdi bu yapılır mı bana. Yoksa işini öğreneceğimden mi korkuyor kaptan, ne dersiniz.

    12.jpg

    Karşımızda, gri renkli görünümü açısından diğer adalarla ters düşen kocaman bir ada gözüküyordu. Bir afacan çocuk merakıyla soruyorum “kaptan, burası neresi”?. “Yunanlıların Simi adası” cevabını alınca hayıflanıyorum. Bu kadar yakınımızda hem de. Nasıl kaptırmışız buraları diyorum kendi kendime. Bizim oralarda da “Kos, Rodos” gibi Yunan adaları var onlarda burnumuzun dibinde. Bilmediğim niceleri Ege denizimizin başka yerlerinde. Üzücü bir durum. Anlatmaya devam ediyor kaptan. “Çok taciz ediyor onların sahil güvenlikleri bizi. Çok hızlı tekne kullanıyorlar ve bizi alabora etmek için uğraşıyorlar sanki”. Aslında, adaya giden turistlerin çoğunluğunu, yelkenlilerimizin, yatlarımızın ve bizim insanımızın oluşturduğunu söylüyor. Oralardan da bizim buralara gelen çok Yunanlı olduğunu da ekliyor, konuşmasının sonuna.

    13.jpg

    14.jpg

    Yolculuğumuz bizim irili ufaklı adalarımızın arasından, yanından, etrafından devam ediyor. Martı sesi hala yok ama her yerden keklik sesleri geliyor. Kaptan da hemen “inanılmaz çok keklik var bu dağlarda” diyerek merakımı gideriyor. Demek ki onlarda adalar arası seyahat etmeyi benim gibi seviyorlar diya düşünüyorum.
    Denizde bizden başka tekne neredeyse yok gibi. Bunu çok garipsedim. Demek ki hala bakir kalmış yerler de varmış. Daha yolumuz var ve ben soruyorum kaptan cevaplıyor. “En çok ne tutuyorsun burada ve niye buradasın”. “Kilo üzeri takozlar (sargos), çupralar var. Yem içinde uğraşmana gerek yok. Ekmekle yemliyorum, çok verimli oluyor. Yaklaşık üç ay önce teknenin şanzımanı dağıldı. Kendimi buraya zor attım. Tamir işleri falan derken, burad şansımı denemeye karar verdim. O yüzden buradayım. Hem iki hafta içerisinde, Gökova tarafına geçeceğim”. Ardından diğer sorum geliyor. “tuttuğun en büyük balık neydi ve kaç kiloydu burada”. “Geçen hafta, iskorpit bırakmasıyla 16 kg lık beyaz lahos tuttuğunu” cevap olarak veriyor. Bende bir şaşırma ve dudak büzme hareketiyle, ilginç diye mırıldanıyorum. Ben de bırakma avı yapıyorum ve genellikle gelincik balığını yem olarak kullanıyorum. Sinarit ve lahos almıştım bu şekilde. Ama kaptandan özellikle lahosun iskorpite dayanamadığını öğrenince, bilgi havuzuma yeni eklemeler yapıyorum. Gördüğünüz üzere verimli geçiyor avımız. Akbük'te kaptanın ağla, akya avladığını biliyorum. “Nasıl gidiyor akya avların, tuttuğun en büyüğü kaç kiloydu (ne kadar da meraklıyım değil mi)”. “Akya makya hikaye oldu. Gırgırlar, troller talan etti körfezi. Artık körfez içerisine neredeyse akya girmiyor. En çok mayıs ayında tutardık ve iki ay içerisinde 2-3 ton kadar yakalardım (?). Şimdi ellerimiz hep boş. Tuttuğum en büyük akya ise 90 kg'dı. Sormadan söyleyeyim tuttuğum en büyük lahos ise 67 kg ve tuttuğum en büyük balık 650 kg civarı köpek balığıydı”. Kaptanın arka arkaya ben sormadan verdiği cevaplardan sonra, utandım. Ama, köpekbalığını tuttuğu içinse kızdım. Bunu kaptana da söyledim. Elinden bir şey gelmediğini, ağları toplarken balığı farkettiğini ve ölmüş olduğunu söyledi. Sonra da görsel olarak sergilemek için balıkhaneden birisinin aldığı ilave etti. Bunları duymak bile üzüntümü hafifletmedi. Gökova Körfezi'nde, özellikle Boncuk Koyu, köpekbalıklarının doğal üreme bölgesidir. Bu bölgede avcılık her türlü yasaktır. Ben de birkaç defa olta ile 50-80 cm arası köpekbalığı yakalamış ve hemen suya iade etmiştim. Yakın bir zamanda 4 metre civarında, sapan köpekbalığının, Akyaka'daki Çınar koyunda yakalandığını gazetelerden öğrenmiştik. Bunların zararsız balıklar olduğunu biliyorum. Kim av, kim avcı denizde. Ama, en acımasız avcıdır insan, değil mi?. Adacıklar üzerindeki harebelerin hüzün dolu bakışları arasında yolculuğumuz devam ediyor. Neden diyorum kendime, neden tarihimize bu kadar ilgisiz ve korumasızız. Efes harabelerinde sütünlara tırmananlarımı dersiniz, yoksa yolun kenarındaki lahitin üzerine çıkıp fotoğraf çektirenlerimi. Daha geçen yaz Göcek'te tekne turunda %90 suyun altında kalmış tarihi harabelerin üzerine çıkıp suya atlayanları görünce için acımıştı. Uyarılarıma ise pis gülüşlerle karşılık vermişlerdi. Tekneler bile halatlarını bu kalıntıların sütunlarına bağlıyorlar. Yetkililerimiz ilgisiz duyarsız, insanlarımız da bir o kadar. Başka ülkelerde bu işler böyle olmuyor. Bazı ülkelerde, değil bir kalıntının üzerine çıkmak yanına bile yaklaştırmıyorlar.

    15.jpg

    16.jpg

    GÖCEK TEKNE TURU
    17.jpg

    GÖCEK TEKNE TURU
    18.jpg

    Uzaktan Söğüt köyü gözüktü. Köyle beraber yelken ve guletlerin direkleri de gözüktü. Yaklaşık 40 dakika sürmüştü seyahatimiz. Denizde, bizden başka üç tekne vardı. İnanılmaz bir şey. Gerçekten şaşırdım. Oysa böylesine güzel bir coğrafyada bu bakirlik, gerçekten şaşılası bir durum. Umarım hep böyle olur. Avlanacağımız yer kıyıya oldukça yakındı ve yerli halk kürek çekerek de buralara gelip avlanıyorlardı. Kaptan ön tarafa geçip ince halatın olduğu çapayı denize yolladı. Çapanın dibe ulaşması epey zaman almıştı. Kaptandan buranın 110 metre civarında olduğunu öğrenince çok şaşırdıım. Hazırlıksızdım. Çünkü, getirdiğim makinelerde 100 metrelik ip misinalar vardı. Aman, amaç balık tutmak değildi ki. Neyse, biraz değişiklikle oltamı denize yolladım. İp misina kullandığım için vuruşları anında hissettim. İkili üçlü patlak göz mercan alıyordum. Kaptan ise beni seyrediyor, olta atmıyordu. Bir ara balığı yakaladığım balığı yukarı çekerken bir ağırlık oturdu misinaya. Kalamardır dedim kendi kendime. Ama, kısa bir süre sonra ağırlık ortadan kalktı. Gelen balık mücadeleden dolayı olsa gerek, ölü bir vaziyette ve her yerinde yarıklar içerisindeydi. Hemen kalamar sırtısını mercan takımının en üstündeki fırdöndüye geçirdim. Daha ilk balığı yukarı çekerken, kalamar tekrar saldırdı. Epey bir süre kalamarı yukarı çektim (malum 110 m) ama sonra olta birden boşaldı. İki adet gelen patlakgöz mercana ilave olarak, kalamar sırtısının iğnelerine, kalamarın bir adet uzun dokungacı da eklenmişti. Kalamarı yine kaçırdım. Bu olay neredeyse 5 defa oldu ve her seferinde kalamara ait birşeyler iğne üzerinde oluyordu. Sonuç olarak hiç 5 defa kalamarı yakalamama rağmen, hiç birini suyun dışında göremedim. Kalamarlar: 5 ve ben: 0. Yaklaşık iki saatlik avlanmadan sonra kaptana, yeter dedim. Ben zevkimi aldım ve neredeyse limite yakın da balık tutmuştum.

    19.jpg

    20.jpg

    21.jpg

    22.jpg

    Tekrar, manzara eşliğinde saat 11.00 civarı geri dönüş yolundaydık. Gerçekten, Gökova ile Bozburun ve Söğüt'ü kıyaslayacak olusam, bakirlik açısından buralar süper ama yeşillik açısından oldukça zayıf diyebilirim.

    23.jpg

    Bir ara çok ilginç bir hareketlilik gözüme ilişti. Bu küçük adalarda yaşayan keçiler. Sayı olarak oldukça fazlalardı ve adanın her yerindelerdi. Kaptandan, bunların bu civarda yaşayan köylülere ait olduğunu öğreniyorum. Herkes, bir ada seçip hayvanlarını tekneler ile getirip buralara bırakıyorlarmış. Benzer durum, Göcek'tede vardı. Bunda da bir hikmet vardır diyerek yola devam ediyoruz.

    24.jpg

    25.jpg

    26.jpg

    Birden adadan ardı ardına silah sesleri yankılandı. Avcılar dedi Kaptan. Keklik avlıyorlar. Şaşırdım, yasak olduğunu biliyordum. Ama, kağıt üzerindeki yasaklar demek ki buralarda işlemiyordu. Bir iki dakika sonra silah seslerinin kaynağınıda bulmuştum. İki avcı ve köpekleri adada avlanıyorlardı. Avcıların tekne ile gelip avlandıklarını yine kaptandan öğreniyorum.

    27.jpg

    28.jpg

    Burada gördüğüm her koyda, mutlaka bir tersane var. Tersanelerde ise oldukça büyük guletler. Bu da başka bir ilginçlik olarak hafızamda yer alıyor. İnanılmaz çevre kirliliği oluşturuyorlar. Soruyorum, ama sadece soruyorum. Acaba, nasıl izin veriliyor bunlara diye.

    29.jpg

    30.jpg

    31.jpg

    Yolculuğumuz sona eriyor ve tekrar başladığımız yere Bozburun'a geliyoruz. Yemek yeme faslı, dinlenme, sohbet etme, kıyıda dolaşma etkinliklerinden sonra, benim için birkaç Bozburun fotoğrafı eşliğinde Akyaka'ya dönüş yolculuğu başlıyor.

    32.jpg

    33.jpg

    34.jpg

    Saat 16.00'ya yaklaşıyor, ben de Selimiye'ye. Bu saatlerde Selimiye inanılmaz güzel gözüküyor. Tepeye yakın bir yerde arabayı durdurdum ve bu güzel manzara eşliğinde fotoğraf çekmeye başlıyorum.

    35.jpg

    36.jpg

    37.jpg

    Selimiyeyi geçip, kıvrımlı yollarda zeytin ormanları arasında, yoluma devam ediyorum.

    38.jpg
    Şimdi sıra birkaç tane Orhaniye fotoğrafı çekmede. Orhaniye'deki Kız Kumu'nu duymuşsunuzdur.
    *
    Kırmızı iri taneli kumlardan ve 650 metrelik setten oluşan Kızkumu, üzerine zaman zaman jeeplerin çıkmasına rağmen, özelliğini kaybetmeden uzun yıllardan bugünlere gelmiş... Orhaniye'nin en ilginç yerlerinden biri, "Kızkumu"...

    Buranın çok ilginç bir hikayesi var. Hatta bu hikayenin alternatifleri de var. Fakat yerli halkın bildiği ve bugün hala inandığı ve anlattığı efsaneye göre, bir zamanlar yöreyi sık sık ziyaret eden korsan baskınlarının birinde, bölgede sözü geçen ailenin güzeller güzeli kızı korsanlardan kaçarken, eteğine doldurduğu kırmızı kumları denize saçarak, denizin içine doğru aynı yönde koşmaya başlar. Eteğindeki kumları döktükçe kumlar yayılır ve yol şeklini alır ve nihayet kum azalır ve bittiği yerde de peri kadar güzel kız kaybolur! Kızkumu' nun ucunda bu güzel kızın mezarının olduğuna inanılır. İşte o günlerden bugüne, bölge kızkumu ismiyle anılıyor. Yöre sakinleri ve turistler, denizin içinde garip şekilde uzanan, iki yanı derin kum sette yürürken, dilek tutuyor. Tuttukları dileklerinin de gerçekleşeceğine inanıyor (kaynak:ORHANİYE orhaniye KIZKUMU kızkumu MARMARİS marmaris selimiye bozburun EROL MOTEL)

    39.jpg

    40.jpg

    41.jpg

    42.jpg

    43.jpg

    44.jpg

    45.jpg

    Hava kararmaya yaklaştı, ben de Marmaris'e. Şöyle tepede durup, enfes güzellikleriyle bir Marmaris hatırasına ne dersiniz.

    Marmarisin giriş yolu (Bozburun gelişi)
    46.jpg


    Marmaris'in çıkış yolu

    47.jpg

    Eve iyice yaklaşmıştım ki, sabah refüj arasına bıraktığım sansar anca aklıma geldi. Arabayı yol kenarında durup, sansarı alıp kovaya koydum. Eve geldiğimde ise, evimizin yan tarafındaki ormanlık alana gömdüm. Zamanı gelince çıkarıp, kemiklerini oğlumla birleştireceğiz.
    Bir av güncem de sona erdi. Şimdi bana “yahu, iyi güzelde baklıklara ait fotoğraflar nerede” diye soruyorsunuzdur. Deniz Kaptana verdiğim sözü yememe adına (bu arada kaptanın adı Deniz de değil) ava ait hiçbir resimi yayınlamıyorum.

    48.jpg

    Akyaka'ya hava kararmaya yakın ulaştım

    49.jpg

    Yolculuk sırasında yakaladığım ve çok sevdiğim bir kare.

    Dinleniyorum, hazırlanıyorum, kalkmaya çalışıyorum, kalktım
    50.jpg

    Sevgi ve sağlıcakla kalın.

    Atilla Coşkun
    Av tarihi :12.11.2013
    Hikaye yazım tarihi: 21.11.2013
     
  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. SUNAY GÜNGÖR

    SUNAY GÜNGÖR Aktif Üye

    Yaş:
    37
    Kayıt:
    1 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    346
    Beğeniler:
    134
    Şehir:
    Tekirdağ
    Çok güzel bir gezi olmuş, paylaşımız için tebrik ve teşekkürler.
     
  4. Can_Ordu

    Can_Ordu Aktif Üye

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    24 Ekim 2013
    Mesajlar:
    510
    Beğeniler:
    206
    Şehir:
    Ordu
    Valla paylaştıklarınızn yanında balık hikaye olmuş :) Çok güzel kareler. Keyfiniz daim olsun.
     
  5. İbrahim TEKE

    İbrahim TEKE Aktif Üye

    Yaş:
    39
    Kayıt:
    12 Eylül 2013
    Mesajlar:
    115
    Beğeniler:
    1
    Şehir:
    Salihli Manisa
    Muhteşemdi.... Soluksuz okudum... Resimler harika, anlatım harika...

    Emeğinize sağlık....
     
  6. sabora

    sabora Daimi Üye

    Yaş:
    42
    Kayıt:
    7 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    1.723
    Beğeniler:
    147
    Şehir:
    Kocaeli
    Atilla bey, kaleminize sağlık. Çok güzel anlatmışsınız. Fotoğraflar da harika. Yazınızın çerisinde farklı bir kaç hikaye çok güzel bütünleşmiş. Uzun zamandır zevkle okuduğum nadir yazılardan biri oldu. Yani balıkçılık değil de yazarlık yapmalısınız bence. Hatta bu yazınız balık ya da gezi dergilerinden birinde yayınlanmalı.
     
  7. CEMAKO

    CEMAKO Yeni Üye

    Yaş:
    41
    Kayıt:
    25 Mayıs 2011
    Mesajlar:
    27
    Beğeniler:
    7
    ÇOK GÜZEL BİR PAYLAŞIM OLMUŞ ELİNİZE SAĞLIK TEŞEKKÜRLER
     
  8. ishak BALLICA

    ishak BALLICA Aktif Üye

    Kayıt:
    7 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    809
    Beğeniler:
    99
    Aynen gezi-belgesel tadında çok güzel günceler olmuş...Allah içinize sindirsin...:)
     
  9. B@ND!T

    B@ND!T Aktif Üye

    Yaş:
    37
    Kayıt:
    7 Eylül 2012
    Mesajlar:
    264
    Beğeniler:
    70
    Hemen işi gücü bırakıp pılımı pırtımı topluyorum ve gelip oraya yerleşiyorum :) Çok özendim ne yalan söyleleyim. Elinize yüreğinize sağlık.
     
  10. agartan

    agartan Moderatör Yönetici

    Yaş:
    50
    Kayıt:
    30 Nisan 2010
    Mesajlar:
    18.730
    Beğeniler:
    5.727
    Şehir:
    İstanbul
    Eline sağlık Atilla.
    Zaman ve emek harcayarak harikulade bir rapor hazırlamışsın.
    Varsın balık fotoğrafı olmasın.
    Herkesin "Deniz Kaptan" gibi bir dostunun olması dileklerimle
     
  11. Theseus

    Theseus Aktif Üye

    Kayıt:
    2 Ocak 2012
    Mesajlar:
    284
    Beğeniler:
    62
    Şehir:
    İstanbul
    Atilla bey aylar önce size söylediğim cümleyi tekrar hatırlatıyorum:

    Yakınlarınızda dış ticaret uzmanı bir gümrük müşaviri arayan yok mu?
    2011 yılı A karne sınavı Türkiye 35. si.
    İstanbulun yarı fiyatı maaşa razıyım :)