Duyuruyu Kapat
Google Gözat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Lüfer Devri

Konu, 'Sohbet' kısmında melikşah tarafından paylaşıldı.

  1. melikşah

    melikşah Aktif Üye

    Yaş:
    46
    Kayıt:
    12 Nisan 2014
    Mesajlar:
    152
    Beğeniler:
    263
    Şehir:
    İst.Kadıköy
    Merhaba balık sevdalıları:)
    Ara sıra net üzerinden küçük çaplı araştırmalar yapmak, hem rahatlatıcı hem de ilginç olabiliyor.
    Malum hepimizin farklı yaşam tarzları olsa bile gönül verdiğimiz hobi belli:)
    Net te gezinirken Lüfer hakkında ilginç bir makaleye rastladım Çanakkale Üniversitesinde görev yapmış Ruhi Güler hocanın Lüfer Devri isimli makalesi.
    Bende hem av olarak hem lezzet bakımından tek geçtiğim Lüfer söz konusu olunca bir solukta okudum.
    Şimdi mumla aradığımız mübarek balık nelere kadirmiş vesselam.
    Eğer okumayı ve seviyorsanız ve genel kültürüme katkı olsun diyorsanız buyurun.

    NOT.pdf olarak bu link
    http://osmanliistanbulu.org/tr/images/osmanliistanbulu-1/13_ruhi-guler.pdf



    İstanbul’da yaşayanlar, Boğaziçi’nde tutulan balıkların dünyanın
    en leziz balıkları olduğunu biliyorlar mı? Eskiler buna inanırlardı,
    zaten hakikat de budur. İsterseniz yurt dışında herhangi bir
    lokantada lüfer ızgara sipariş edin. Önünüze gelene bakıp “Ah, şimdi
    İstanbul’da olmak vardı” demeyecek misiniz?
    İstanbul’da yaşayanlar, Karadeniz’in dünyanın en mükemmel
    balık havuzu olduğunu ve burada lezzeti kıvama gelen balıkların
    yaz mevsiminin sonlarında İstanbul’a doğru yola çıktığını, balık
    mevsiminde “ol mâhilerin” Boğaziçi’ni şenlendirdiğini biliyorlar
    mı? Göç eden balıklar düşünüldüğünde, dünyada İstanbul’dan gayri
    özel balık havuzu olan bir başka şehir daha var mıdır? Burada
    önemli olan, balığın Karadeniz’de tutulup İstanbul’a getirilmesi
    değil, balıkların kendiliğinden Boğaziçi’ne gelmeleridir. Göçmen
    balıkların Karadeniz’e sahili bulunan bunca şehrin ahalisini


    kendilerinden mahrum bırakarak İstanbul’da arz-ı endam etmelerinin
    anlamı nedir?
    İstanbul’da yaşayanlar, vaktiyle Boğaziçi’nde 200 civarında balık
    çeşidi bulunduğunu, bu balıklardan bazılarının dünyanın başka
    yerlerinde bilinmediğini, bu kadar çeşit arasında lüferin en mümtaz
    balık kabul edildiğini ve bu konuda tabiri caizse bir sosyal mutabakat
    meydana geldiğini biliyorlar mı?
    İstanbul’da yaşayanlar, Kızkulesi’nin Bizans’tan kalan güzel bir
    tarihî mekân olmaktan öteye, balığın lezzeti açısından bir kerteriz
    mesabesinde olduğunu, aynı cins balığın Kızkulesi’ni geçmeden ve
    geçtikten sonra yakalanmışları arasında lezzet farkı bulunduğunu
    biliyorlar mı? Tuzluluk farkından dolayı Boğaziçi’nden Marmara’ya
    geçen balığın, lezzetinden bir miktar feragat ettiğini biliyorlar mı?
    İstanbul’da yaşayanlar, vaktiyle bu şehirde genişçe bir kitlenin
    lüferin yolunu gözlediğini, onu hasretle beklediğini biliyorlar mı? Bu
    konunun balıkçı kahveleri başta olmak üzere kıraathanelerde, vapurlarda,
    cami avlularında ve yalı rıhtımlarında yapılan sohbetlerde
    ağırlıklı bir yer tuttuğunu, bu bahsin avcılıkla alakalı olması sebebiyle
    mübalağalı anlatımların caiz olduğunu biliyorlar mı?
    İstanbul’da yaşayanlar lüfer balığının avlanmasının ne büyük
    bir maharet gerektirdiğini ve meraklılarının uğruna sıhhatlerinden
    çok şey feda edebilecek derecede müptelâ olduklarını biliyorlar mı?
    İstanbul’da yaşayanlar İstanbul’un payitaht olduğu demlerde
    Boğaziçi’nin her iki tarafında oturan ekâbirin, hizmetlerine mahsus
    kayıkçıları ve balıkçıları olduğu halde, kendileri için tutulmuş hazır
    lüfere itibar etmeyip sonbaharın esintili Boğaz havasında kayığın
    üstünde sabahlara kadar bu balığa mesai hasr ettiğini biliyorlar mı?
    Padişahların, sadrazamların, şeyhülislamların, sultanzadelerin, damat
    paşaların ve diğer ekâbir zümrenin de bu balığa aşkla meftun olduklarını
    biliyorlar mı?
    İstanbul’da yaşayanlar, bazı yalı sakinlerinin tutup, afiyetle yedikleri
    balıklar için ayrıca yalılarında özel bir balık havuzu inşa ettirip,
    mevsiminde yakaladığı balığı daha sonraki zamanlar için sakladıklarını,
    yani tutkunun bu derecelere vardığını biliyorlar mı?
    Bir vakitler İstanbullular yukarıda bahsi geçen hususları umumiyet
    itibariyle biliyorlardı. Hangi mevsimde hangi cins balığın ne
    245
    L Ü F E R D E V R
    şekilde pişirilerek yenileceğini de biliyorlardı. Ahmed Rasim’in “Lüfer
    sözünü duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu
    farz edemem”1 sözü meseleyi izah sadedinde oldukça önemlidir. Sonra
    bu bilgiler İstanbul’un muhayyilesinden kaybolup gitti. Ebediyen
    mi? Tabii ki hayır. Gün gelecek, bunlar yeniden hatırlanacak.

    Cevabı Aranan Sorular
    Bu yazıda birbiriyle ilintili iki tane soruya cevap aranıyor. Birincisi,
    acaba Osmanlı tarihinde “lüfer” ile irtibatlandırılabilecek herhangi
    bir devir olabilir mi? Eğer böyle bir devir var ise, bu devrin
    itibari başlangıç ve bitiş noktaları tespit edilebilir mi? İkinci olarak
    Osmanlıda ekâbirin (kibar, kibarzadegân, rical, ehl-i mezak, sahib-i
    merak, ehl-i tenezzüh, zürefa, sultanzadeler, damat paşalar vs.) lüfer
    balığına düşkün hale gelmesinde belirleyici olan kişi, iddia edildiği
    gibi Abraham Paşa mıdır?
    Lüfer ve Asaleti
    Eğer “lüfer”i hayvanâtın denizlere mahsus kısmından herhangi
    birisi olarak görürsek, yanılırız. Ahmed Midhat Efendi’ye göre bu
    kesinlikle böyle değildir. O, “Lüfer” yazısına şu satırlarla başlar:
    “İstanbul’umuzun bazı kadîmden kalma umumi zevk ve merakları
    vardır ki âdât-ı kadîme ve umumiye-i Osmaniyeyi tetebbu’ nokta-i
    nazarından hakikaten pek mühim şeylerdir. Bunların birisi de lüferdir.”2
    Yani umumiye-i Osmaniyeyi tetebbu’ nokta-i nazarından pek
    mühim bir şeymiş lüfer. İstanbul’u ve Osmanlıyı anlayabilmek için
    bilmemiz gereken şeylerden birisiymiş.
    Yine Ahmed Midhat Efendi’ye göre Boğaziçi köylerinin her
    birinde levrek ve kılıç balıklarına meftun bir iki kişi bulunabilir. Lüfer
    tutkusu ise umumidir. Öyle sayıya gelmez.
    Lüferin tercih edilmesinin bazı sebepleri vardır. Bu özellikleri
    ile bu balık diğerlerinden ayrılır. Bu sebeplere dikkat ettiğimizde
    lezzeti, kıvraklığı, zekâsı ve kolay yakalanamaması gibi hususlar ön
    plana çıkar.
    İsmi ile başlayalım, bu balığın ismini dikkat çekici bulanlar
    vardır:
    “Ne de zarif, kulağa hoş gelen ismi vardır. Sadece iki hafif heceden
    ibâret: lü:fer. Yeni gelin gibi gayet nazlı ve edâlıdır.”3
    Asaf Muammer’e göre lüfer Boğaziçi’nde avlanan balıkların
    “en işvelisi”, “en kurnazıdır.” Lüfer, hiçbir zaman “müptezel” sıfatıyla
    nitelendirilemez. Bir gecede üç dört sandal palamut tutulabilir, fakat
    lüfer için bu mümkün değildir. Yazara göre Eylül mehtaplarında
    “lüfer Boğaz’ın berrak sularında bütün zekâsını kullanarak hareket
    eder.”4 Ahmed Midhat lüferi “Ne zeki ne kuvvetli ne şeytan hayvandır!”
    5 ifadeleriyle anlatır.
    g G
    Ahmed Rasim yemeklerin kokusu üzerinden bir kıyaslama
    yapar ve şöyle bir sonuca varır: Izgara edilerek kocaman bir kayık
    tabağın içine yatırılan lüferden çıkan o latif rayiha ile hiçbir yemeğin
    kokusu rekabet edemez.6
    Bir başka yazısında da lüfer konusunda ısrarcılığını devam ettirir:
    “Lezzeti, cisminin beş on lokmaya müsaid olması, biçimli, ızgara
    üzerinde kavuruluşu, salata yaprakları arasında veya piyaz altında duruşu,
    elhasıl her hali emsâline fâiktir.”7
    Balıkçılık konusunda en kapsamlı kitabın yazarı olan Karekin
    Deveciyan’ın kitabındaki şu ifadeler önemlidir: “Lüfer balığı Boğaziçi
    ahalisi ve bâhusus yalı sahipleri için hem gıda ve hem saydı cihetiyle fevkalade
    bir eğlence teşkil eder. Hâlâ “taze ve ucuz balık yemek için Boğaziçi’nde
    bir yalıya malik olmak iktiza eder” denildiği meşhurdur.” 8

    Karadeniz’in, okyanuslardan oldukça uzakta olmasından dolayı,
    tuz oranı düşüktür. Ayrıca çok sayıda nehrin buraya boşalması da
    Karadeniz’in tuz oranını düşürür.
    Lüfer bilindiği gibi gezici balıklardan olup ilkbaharda Karadeniz’e
    çıkar, Ağustos’un yarısı geldiğinde İstanbul Boğazı’na doğru
    yola koyulur. Bazıları Trakya sahillerini takip ederek bazıları Anadolu
    sahilleri üzerinden Boğaz’ın ağzına gelir.
    Karadeniz’e çıkarken lezzet bakımından oldukça yavan olan
    bu balık, Boğaz’a dönüşünde en leziz zamanlarındadır. Lüferlerin
    Boğaz’ın kanal tabir edilen 60 metre derinliğinden Marmara’ya geçmesi
    mümkün iken, genelde bu böyle olmaz ve lüferler Büyükdere,
    Beykoz, Tarabya, İstinye, Kanlıca, Kandilli gibi koylara dağılırlar ve
    bir müddet buralarda vakit geçirirler.
    İstanbullular için bakıldığında bahar ve arkasından yaz mevsiminin
    geçişinden sonra kışa hazırlık babında vücudun balıktaki gıdaya
    ihtiyaç duyduğu demlerde, dünyanın en lezzetli balıklarından
    birisi olan lüfer, dünyanın en elverişli balık yataklarından birisi olan
    Karadeniz’den yola çıkarak İstanbul’a kadar ulaşır. Ve İstanbul’da da
    meraklı bir çoğunluk tarafından beklenmektedir.
    Şu satırlar Ahmed Midhat Efendi’ye ait. Yazar lüfer etrafında
    gelişen sosyal eylemi, bu eyleme katılanların halet-i ruhiyesini canlı
    ve heyecanlı bir üslupla anlatıyor:
    “Daha Ağustos içinde vapurlarda “lüfer!” sözü söylenmeğe başlar.
    Dost dosta:
    – Nasıl? Bir haber var mı?
    Sualini îrâd eylediği zaman o anlar ki sorulan şey lüferdir.
    Bi’t-tabii:
    8 Karekin Deveciyan, Balık ve Balıkçılık, (Dersaadet 1331), 26. Deveciyan bu
    ifadeyi Fransızca baskısından çıkartmıştır. Bk. Karekin Deveciyan, Türkiye’de
    Balık ve Balıkçılık, Çev. Erol Üyepazarcı, 3. Baskı, (İstanbul 2006), 70.

    – Henüz hiçbir taraftan ses sada yok! Cevabıyla mukabele eder. Yahut:
    – Tek tük çinakop zuhur ediyor imiş! Cevabını verir ki çinakoplar
    lüferlerin küçüğü olduğundan ve lüferden daha evvel Karadeniz’den Boğaziçi’ne
    girdiğinden bunlar lüferlerin pişdârı, müjdecisi add olunurlar.
    Ağustos evâsıtına [ortalarına] ve bâ-husus evâhirine [sonlarına]
    doğru:
    – Çıkıyormuş!... Çekiyorlarmış! Sözleri vapurlarda, yalılarda, köy
    kahvelerinde, gazinolarda, kıraathanelerde ağızdan ağıza dolaşmağa
    başlar. Bu sözler her ağızdan çıktıkça bin taraftan kulak kabartıları herkesin
    çehresinde öyle bir tavır peydâ olur ki güyâ bu çehreler birer levha
    imişler de üzerlerinde dahi:
    – Nerede?... Kimler? Sualleri yazılı imiş zannolunur!
    (…)
    Nihayet Eylül hulûl ederek hele bir fırtınadan sonraki balığın Karadeniz’den
    kesretle vürudu itikad olunur veyahut bir yağmurdan sonraki
    sular bulanarak lüfer kolay tutulur diye zannedilir. Artık mahâfil-i sayyâdânda
    [avcı mahfillerinde] havadis dahi çoğaldıkça çoğalır. O zaman
    suallerin de tarzı değişir. Mesela:
    – Balıkçılık nasıl? Denilir ki bu balıkçılıktan maksat dahi mahza
    lüfercilik demektir. Bu yoldaki suallere mesela Kanlıca Körfezi’nde dün
    akşam balıkçılığın pek a’lâ olduğu ve falan beyin şu kadar ve filan efendinin
    bu kadar tuttuğu veyahut filancanın şu kadar yem gaib ettiği veya
    zoka kestirdiği haber verilir. Tutamayanların! Tutanlara gıptası! Zoka
    kestirenlerin hiddeti! Tutabilenlerin gururu! Artık her taraftan bir kahkaha
    bir neş’e ki değme gitsin!” 9
    9 Ahmed Midhat, 5. Bana lüfer üzerine çalışmayı Eylül 2006’da Tercüman-ı
    Hakikat’i tararken rastladığım bu yazı ilham etmiştir. Kendi kanaatime göre,
    sayıları elliyi bulan lüfer yazılarının içinde en güzeli budur. Daha sonra
    Ahmed Rasim’in yazıları gelir. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in yazdıkları
    da çok güzeldir. Ama kendisinden balıkçılık konusunda daha kapsamlı
    çalışmalar beklenirdi. Eşref Şefik de oldukça iyi bir lüfer yazarıdır; ekâbirin
    lüfer merakının başlangıcını belirlemeye yönelik mesaisiyle dikkatleri çeker.
    Karekin Deveciyan ve Sıtkı Üner teknik bilgi olarak oldukça iyidirler, yalnız
    lüferin sosyal hayattaki yerini anlamakta onlardan fazlaca bir şey öğrenilmez.
    249
    L Ü F E R D E V R
    Âsaf Muammer Bey ve “Lüfer Devri”
    Yukarıdaki anlatımda tasvir edilen sosyal tutkuyu göz önüne
    alarak lüferin bir devirle özdeşleştiğini düşünenler olmuştur. Genişçe
    sayılabilecek balıkçılık literatürü içerisinde, Lâle Devri’ne benzer bir
    şekilde, Osmanlı Devleti tarihi içerisindeki bir dönemi “Lüfer Devri”
    olarak isimlendiren kişi, II. Abdülhamid’in Maliye Nazırlarından
    İbrahim Edip Efendi’nin torunu Kandillili Asaf Muammer Bey’dir.
    Asaf Muammer Bey roman, hikâye gibi edebî dallarda eserler veren,
    II. Meşrutiyet dönemi gazetelerinde siyasî yazılar kaleme alan, İttihat
    ve Terakki’ye karşı yürüttüğü mücadele sonucu 6,5 yıl sürgün hayatı
    yaşayıp 1918’de Türkiye’ye dönen bir yazar, ressam, siyaset adamı,
    denizci ve de zamanının en seçkin balıkçılarından birisidir. Hayatı
    hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır.
    1955’te verdiği bir mülakatta söylediği hususlar Osmanlı Devleti’nin
    bir dönemine Lüfer Devri denilmesi gerektiğine dair tartışmayı
    başlatır.
    “Ah muhterem beyim, o eski balıkçılık âlemleri ne kadar kutsaldı. O
    âlemleri şimdi şu anda muhayyelemde pırıl pırıl yanan bir avizeye teşbih
    ediyorum. Ondan evvelkilerini görenlerin, bu âlemler için ölü vasfını
    takdıklarını da sözlerime ilave etmek isterim. Size şu kadarını söyliyeyim
    ki, nasıl tarihimizde bir Lâle Devri varsa, bir de Lüfer Devri vardır.”10
    Yazar, kendisi Abdülhamid döneminin son zamanlarındaki lüfer
    âlemlerini idrak etmiş olması dolayısıyla, bu dönemi muhayyilesinde
    “pırıl pırıl yanan bir avizeye” benzetirken aynı zamanda Abdülaziz
    dönemindeki lüfer âlemlerine kıyasla kendi dönemindekileri “ölü”
    olarak ifadelendirenlerin bulunduğunu belirtiyor. Kendisi ile röportaj
    yapan kişiye (Rıdvan Tezel) Boğaziçi’nde oturan “ekâbir”in lüfer merakı
    ile ilgili olarak bu âlemi “bütün şaşaasıyla” anlatıp anlatamayacağı
    konusunda kuşku duyduğunu söyler, devamında bu balıkçılık âlemlerinin
    nasıl bir şey olduğunu şu satırlarla anlatır. “Evet, gelelim o eski
    âlemlere. Bu âlemler mehtaplı gecelere tesadüf ederse, onun tadına doyum
    10 [Asaf Muammer], 15. Burhan Oğuz hatıralarında aynı zamanda eniştesi olan
    Asaf Muammer’in bu paragrafını aynen aktarır. Burhan Oğuz, Yaşadıklarım,
    Dinlediklerim, Tarihi ve Toplumsal Anılar, (İstanbul 2000), 28. Ayrıca bk.
    Artun Ünsal, Boğaz’ın Beş Efendisi, Lüfer, Palamut, Levrek, Tekir ve İstavrite
    Dair, (İstanbul 2001), 102-103.
    O S M A N L I S T A N B U L U
    250
    olmazdı. Bu mehtap da, Boğaz’da oturanların İstanbul’a göç etmek üzere
    bulunduğu bir mevsime isabet ederdi. Yani bilhassa Eylül mehtabı... Bu
    ayda tutulan lüfere otlak lüferi tabir edilir. O zaman balık, Boğaz’ın berrak
    sularında bütün zekâsını kullanarak hareket eder. Bu âleme, sadece bir
    balıkçılık âlemi, demek pek insafsızlık olur.”11 Bilindiği gibi yalılar yazlık
    mekânlar olup ısıtma tertibatı bulunmayan meskenler idi. Bununla
    beraber Asaf Ertan yıl boyu oturulan yalılar olduğunu söylemektedir.12
    Yazara göre lüfer âlemlerinin edebiyat, musıkî ve mizah gibi
    bazı sanat dallarıyla da sıkı ilişkisi bulunmaktadır. “Zira Boğaziçi’nde
    mehtaplı bir geceye rastlayan bir balıkçılık âlemi musikinin, şiirin, nüktenin
    çok ahenkli bir şekilde imtizac etmesi dolayısıyle, bambaşka bir hususiyet
    kazanırdı. (…) Balık tutulurken, sandallar arasında şiirler teati edilir,
    zarif nükteler savrulur, bazen, âlât–ı musikiyenin ruhnevaz nağmelerine,
    davudî bir sesin cevap verdiği olurdu. Zaman zaman, Dede’lerden, Sadullah
    Ağa’lardan besteler geçilir, diğer sandallardan, sükûnetle, zevkle
    dinlenirdi. Kanlıca Koyu’ndan akseden bu nağmeler, kulaklarda hoş sedalar
    hâsıl eder, geceyi daha rengin bir hale sokardı.”13
    Lüfer âlemlerinin gerçekleşmesinde en önemli âmil lüfer avı
    olmakla beraber lüferin olmadığı zamanlarda da şiirin, musikinin ve
    nüktenin Boğaz koylarının mehtaplı gecelerinde yankılandığı görülmektedir.
    Bir de şöyle düşünelim. Kanlıca Körfezi’nde mehtaplı bir
    gecede icra edilen müzik, konaklarda icra edilen müziğe kıyasla tabiatla
    daha iç içedir.
    Burada Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in ifadeleri daha açıklayıcı
    görünüyor:
    “Boğaziçi’nde balığa çıkanların çoğu lüfer avcılığına düşkün idiler.
    Lüfer saydgâhının en meşhuru Kanlıca Körfezi olduğu için mehtap gecelerinde
    o koca körfez kayık ve sandallarla dolar. Eğer balık çıkmakta
    ise ortada ses seda çıkmaz, herkes sayd ü şikârıyla meşgul bulunur.
    Şayet balık çıkmazsa şarkılar, gazelleri taklitler ayyuka çıkardı. O ne
    eğlencelerdi!... İnsan şimdi hikâyesinde bile bir lezzet bulunuyor.”14

    251
    L Ü F E R D E V R
    Aynı olayı bize aktaran Asaf Muammer ile Balıkhane Nazırı
    Ali Rıza Bey’in anlatımı arasında bazı farklar var. Asaf Muammer
    balık tutulurken eş zamanlı olarak şiir teatileri yapıldığını, şarkılar
    söylendiğini ifade ederken Ali Rıza Bey, lüfer avlanırken ortalıkta çıt
    çıkmadığını, lüfer yokken saz ü söz fasıllarına geçildiğini söylemektedir.
    İkinci ifade daha doğru gibi görünüyor.
    Bu lüfer âlemlerinde sessizliğe de azami dikkat gösterilir, kolektif
    bir eğlencenin başkalarının da paylaşımında olduğu idrak edilirdi.
    “O kadar çıt çıkmazdı ki, kürekler adeta, ses çıkarmıyacak bir şekilde
    denize batar, ne bir iskarmoz gıcırtısı, ne de bir destur, varda, kabilinden
    nahoş kelimeler duyulurdu. Bu şiir âleminde, avam ve havas, yani ister
    molla beyler olsun, ister ekâbir olsun, isterse balıkçı olsun, gecenin sırrı
    içinde kaybolurdu. Balıkçılar bu âleme iştirak ederler, fakat hicaplarından
    sesleri çıkmazdı.” 15
    Yazara göre karşılıklı takılmalar da son derece edep kurallarına
    uygun olarak gerçekleşirdi:
    “Sandaldan sandala yapılan harfendazlıklar da son derece zarif ve
    müeddep olur, latife latif gerektir, fehvasınca, zerafetten bir derece dahi
    inhiraf etmezdi. Diyorum ya, lüfer tutulurken, en latif nağmeler duyulur,
    buna mehtabın verdiği revnak dolayısıyle tadına doyulmaz bir sefa inzimam
    ederdi. Hatta aksi sedanın en bariz duyulduğu yerler tercih edilir,
    hamlacıya bu mahalde kürek tutması tenbih edilirdi.” 16
    Asaf Muammer’e göre mehtapçılarla lüferciler arasında da karşılıklı
    saygı söz konusu idi. Mehtapçıların gözettiği şey Boğaziçi’nin
    efsunlu tabiatının ay ışığı altındaki büyülü atmosferiydi. Lüferciler
    için en önemli şey ise denizin içinde dolaşan lüferdi.
    “Mehtabın ziyasından sefayap olmak istiyenleri bu bediî zevkten
    mahrum etmemek maksadıyle, hastalar dahi, lamba yakmazlar, yaksalar
    bile, perdelerini sıkı sıkı kapıyarak, dışarıya ışık sızmamasına dikkat ve
    itina ederlerdi. Dahası var: Mehtabın bu sefabahş ziyasına, yabancı bir
    ışık karıştırmamak için, sıgara ateşlerini bile avuç içinde saklarlardı. Bu
    esnada lüfer tutulur, kulak ve gözlerin kendine düşen hisselerini alabilmesi
    için, hiç kimse başkasını rahatsız etmezdi.” 17

    Asaf Muammer, ilk defa kendisi tarafından dillendirilen “Lüfer
    Devri” tanımlamasıyla “Lâle Devri”yle kıyaslamada bulunur ve lüfer
    âlemlerinin sadece bir balığın avlanmasından ibaret bir ameliye olmadığını
    anlatır. Lüfer müptelâları lüferin bol bulunduğu sırada şarkı,
    gazel, şiir, nükte gibi şeylerle uğraşmayıp işlerine bakıyorlardı. Fakat
    balığın olmadığı zamanlarda ise sandallar arasında şiir, şarkı, gazel
    teati edilirdi. Mehtapçılarla lüferciler arasında zımnî bir mutabakat
    vardı. Birbirlerinin keyfini kaçıracak davranışlarda bulunmazlardı.
    Mehtapta ışık yakılmaz, sigaranın ateşi bile avuç içinde tutulurdu.
    Bu yazıda çözülmesi gereken bir muamma, Asaf Muammer’in
    Boğaziçi’nde lüfer avına çıkan ahaliyi üçe ayırmasıyla ilgilidir. Molla
    beyler, ekâbir, balıkçılar. Yazıda iki defa geçen “molla beyler” ifadesi
    ile ne anlatıldığını takiben bir sözlükte şu ifade ile karşılaşıyoruz:
    “Molla Bey: Asil bir aileden gelen, ilmî ve içtimaî mevkii yüksek kimseler
    için kullanılırdı: Hatemi Bey ki meşihattaydı / Molla Bey derdik ona
    (Orhan Seyfi Orhon).”18 Bir yerde “Molla beyler, Boğaz’ın rutubetine
    karşı, en mutena kürklerini sırtlarına alırlar, başlarına en nadir şallarını
    bağlarlardı.”19 ifadesi yer almaktadır. “Molla beyler” ile “ekâbir”
    arasında yaptığı tasnifle acaba Batılılaşmaya daha açık olanlarla bu
    konuda muhafazakâr olanları anlatmaya mı çalışıyor? “Balıkçı” tabiriyle
    tahmin edilebileceği gibi halktan lüfer meraklılarının kastedildiği
    âşikardır.
    Yukarıdaki ifadelerden anlaşılabileceği gibi Asaf Muammer
    Osmanlıda “Lüfer Devri” bulunduğuna dair bir iddiada bulunur, fakat
    bu devrin ne vakit başlayıp bittiği konusunda herhangi bir açıklamada
    bulunmaz. Kendisinin Lüfer Devri’nin yaklaşık başlangıç ve bitiş
    anlarını belirlemesi şüphesiz daha iyi olurdu. Fakat maalesef bunu
    ifadelendirmemiş.

    Başlangıç: Bir Sosyal Sürece Nokta Tespiti
    Toplumun belirli kesimlerini zaman zaman saran tutkuların
    başlangıç ve bitiş tarihlerini kesin olarak belirlemek oldukça zordur

    bunlar herhangi bir savaşın başlangıç ve bitiş tarihini belirlemekten
    oldukça farklıdır. Çünkü sosyal itiyatların zaman içerisinde alt yapısı
    oluşur; bu itiyatlar zaman içerisinde yayılır ve toplumun belirgin özellikleri
    arasına girer. Lâle Devrinde Osmanlı üst tabakasının lâle iptilâsı
    1718 yılında oluşmuş değildi. Şüphesiz bu bir süreçti. Bir sadrazamın
    sadaret hayatının başlangıcı ve nihayeti İstanbul halkının lâle iptilâsının
    başlangıcı ve sonu olabilir mi? İstanbul halkı için bu devrin mutlaka
    1718’in evveli ve 1730’un sonrası da olması lazım. Buna rağmen Lâle
    Devri Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın sadareti ile sınırlandırılır.
    Peki ya bu Lüfer Devrinin başlangıç noktası hangi tarihe tekabül
    etmektedir? Lüfer devri için söylenebilecek hususlar nelerdir?
    Şu anda cevabını aradığımız soru vaktiyle Eşref Şefik’i de bir
    hayli meşgul etmişe benziyor. Eşref Şefik 1941 ve 1945 yıllarında kaleme
    aldığı yazılarla bu soruya cevap aramıştır. Yazılardan birisinin
    başlığı manidar: “Balık Avı Bizde Yüksek Sınıfın Zevkleri Arasına Ne
    Zaman Karışmıştır?” Demek ki bu soru günümüzden yaklaşık 70 yıl
    kadar önce de sorulmuştur. Bu başlık altında kaleme alınan yazıda çok
    muhtasar olarak balık avının tarihçesine değinilmiştir:
    “Osmanlı tarihinin İstanbul sahillerinden geçen zevk ve sefahat
    âlemlerini tetkik ettiğimiz zaman, balıkçılığın Abdülaziz devrinden
    itibaren yüksek sınıf arasına yayılmağa başladığını anlıyoruz. Damad
    İbrahim Paşa’nın Kâğıthane ve Çırağan âlemlerinde denizin uzaktan
    seyredildiğini, ziyafetlerde deniz avından fazla kara avlarına ehemmiyet
    verildiğini görüyoruz.
    Saltanatını av merakı yüzünden kaybeden, av delisi Avcı Mehmed’in
    hayatında dahi deniz avcılığına ait bir hikâye bulamıyoruz. Şair
    Nedim’i alabildiğine şımartan Damad İbrahim Paşa’nın Çırağan âlemleri
    de balık avına ait küçük bir mısraa, ufak bir imaya tesadüf edemediğimize
    göre, Boğaziçi’ne fazla ehemmiyet veren İkinci Mahmud’un
    ve vezirlerinin hususi zevklerinde balık avının yer bulup bulamadığını
    araştırmak icab ediyor.
    O devre ait okuyabildiğim eserler ve görebildiğim vesikalar arasında
    deniz avlarının mevcudiyetini isbat eden işaretlere rastlayamadım.”20
    20 Eşref Şefik, “Balık Avı Bizde Yüksek Sınıfın Zevkleri Arasına Ne Zaman
    Karışmıştır?”, Av ve Deniz, No: 3, 31 Aralık 1945, 41.


    Yazıda dört döneme atıfta bulunuluyor. Avcı Mehmed ve
    Lâle Devri’nde balık avı ile alakalı herhangi bir şeye rastlanmadığı
    ifade edildikten sonra II. Mahmud dönemiyle ilgili araştırma daha
    sonrakilere bırakılarak Abdülaziz döneminde lüferciliğin başladığı
    iddiasında bulunuluyor. Öncelikle II. Mahmud’un balıkla ilişkisini
    irdeleyelim.
    Önce Kılıç Balığı
    Balık tutkusunun zaman içerisinde değiştiğini biliyoruz. Bu
    tutkuların bazılarına padişahların özel merakı önayak olmuş bazıları
    ise padişahlardan bağımsız olarak oluşmuştur. Aşağıdaki paragraf II.
    Mahmud’un balığa ilgisini etraflıca açıklamakta ve lüfer öncesi dönemde
    tahtta kimin oturduğunu anlatmaktadır:
    “Balık, balık yumurtası ve havyar, Fatih Sultan Mehmed ve diğer
    padişahlar gibi II. Mahmud’un da sevdiği lezzetler arasındaydı. Beşiktaş
    Sarayı’ndaki sultana özel mutfağa (Kuşhâne-i Hümâyun) alınan erzak
    arasında havyar, balık yumurtası, lakerda ve sardalyenin adı düzenli olarak
    geçmektedir. Günümüzün aksine balık ve havyar Ramazan ayında
    da seçkin damaklar tarafından tercih edilir; şehzadelere, hanım sultanlara,
    şeyhülislam, ağalar ve diğer saray önde gelenlerine gönderilen iftariyelik
    hediyeler arasında Azak havyarı, balık yumurtası ve sardalye bulunurdu.
    Sardalye, sultanın kileri için alınan yiyecekler arasında daimî bir balık
    çeşidiydi. Öte yandan kılıç balığı, II. Mahmud’un gözde yiyeceklerinden
    biriydi. Slade, sultanın bu balığa rağbetinin dönemin İstanbul seçkinleri
    arasında kılıç balığı tüketimini artırdığını ima eder ve geçmişe ait bir
    hikâye anlatır: 1812’de kılıç balıklarının Marmara’dan aşağı doğru göç
    etmesi, hem saray halkını hem de şehir seçkinlerini telaşa düşürmüştür.
    Konu o kadar önemsenmiştir ki, Divan’da gündeme alınmış; kılıç balığından
    yoksun kalmak istemeyen devlet görevlileri, biri dişi, biri erkek
    olmak üzere iki kılıç balığı getirtilerek Boğaz’a bırakılması önerisini
    kabul etmişlerdir. Fakat balıkların kendiliğinden geri dönmesi dolayısıyla
    bu teşebbüs sonuç vermemiştir. II. Mahmud’un balık yemeklerine düşkünlüğü
    ilk kez onun döneminde saray mutfaklarında “Balık Matbahı”
    diye ayrı bir bölüm teşkiline yol açmış olmalıdır. 1826’dan sonra saraydaki
    aşçıların listesini içeren bir arşiv kaydına göre, Has Mutfak aşçıları
    arasında gayrimüslim iki balıkçı ile bir adet Balık Matbahı sorumlusu
    255
    L Ü F E R D E V R
    da bulunuyordu. Balık yemeği aynı zamanda elçi ziyafet sofralarında
    görülebilen bir türdü.”21
    Yukarıdaki paragraf II. Mahmud’un balığa düşkün bir padişah
    olduğunu, çok çeşitli deniz ürünleri tükettiğini ve özellikle de
    kılıç balığının dönemin vazgeçilmezi olduğunu ortaya koyuyor. 1812
    yılında yaşanan kılıç balığı kıtlığı bir devlet meselesi oluşturmuştur.
    Padişahın arzusuna karşılık “Efendim, maalesef kılıç balığı yok” denilemeyeceği
    için İstanbul dışından bir erkek bir de dişi kılıç balığı
    yakalanarak Marmara’ya getirilmesi Divan-ı Hümayûn’da görüşülmüştür.
    Ayrıca Osmanlıda üst kültürün saray merkezli olmasından
    dolayı Slade’in belirttiği gibi paşaların konaklarında kılıç balığı ön
    plana çıkmıştır. II. Mahmud 1839’a kadar tahtta kaldığına göre kılıç
    balığının saltanatı da bu tarihe kadar sürmüş olmalıdır. Fakat döneme
    “kılıç devri” denilemez. Çünkü bu dönem sadece bu balığın lezzetine
    düşkünlükle alakalı bir durum olup padişah dâhil bütün ekâbirin kılıç
    balığını avlamaları gibi bir durum söz konusu olmamıştır.
    Lüfere Gelince
    Osmanlı sosyal hayatının bütün katmanlarında etkili olan lüfer
    iptilâsının başlangıç noktasını tespitte ilk önce yukarıdaki mütalaalarına
    ilave olarak Eşref Şefik’in22 şu paragrafı ile işe başlamak
    gerekecektir:
    “Eski balıkçılardan dinlediğim hikâyelerden anlıyorum ki, hali vakti,
    ictimâî seviyesi yerinde olanlar arasında balık tutma hevesinin yayılması
    Abdülaziz devrinde Abraham Paşa ile başlamıştır. (…)
    Mehmet Ali Paşa’nın sarrafı meşhur Karakâhya’nın oğlu olan Abraham
    Paşa âyan âzalığına kadar yükseldikten sonra İstanbul’un zarif,
    nüktedan ağniyası içinde zevklerine inanılan insanlardan biri olmuştu:
    Onun intihab ettiği mesireler, sular ve heveslendiği şeyler kibar sınıfa
    çabuk yayılırdı.
    21 Özge Samancı – Arif Bilgin, “II. Mahmud Dönemi İstanbul ve Saray Mutfağı”,
    II. Mahmud: Yeniden Yapılanma Sürecinde İstanbul, içinde, ed. Coşkun
    Yılmaz, (İstanbul 2010), 327-328.
    22 Bu şahsın unutulup gitmiş olması ve son yirmi yılda kaleme alınan iki
    İstanbul Ansiklopedisi’nde hayat hikâyesinin bulunmaması bir kayıptır.
    O S M A N L I S T A N B U L U
    256
    Abraham Paşa’nın balık merakına lüfercilikle tutulduğu eski balıkçıların
    hatıralarından fark olunuyor. Abraham Paşa ve balık merakını
    sirayet ettirdiği ahbapları lüferden başka balıkları avlamıya pek iltifat
    etmezlermiş. Amatör balıkçılığın Boğaz’da başlaması ve lüferin mehtapta
    tutulması eski kibarların Marmara’da çıkan taşbalıklarını mühimsememelerine
    sebep olan âmillerdendir.”23
    Eşref Şefik bu kanaatinde yalnız değildir. Abraham Paşa, lüfercilik
    bahsinde adı çok sık geçen bir kimsedir. Kışın korunaklı bir
    sandal yaptırmış olması dolayısıyla konudan bahseden kaynakların
    muhakkak zikrettiği bir kimsedir.24 Daha sonra kaleme alınan yazılar
    bu iddiaları tekrarlar. Abraham Paşa’nın (1833–1918)25 İstanbul’a kapı
    kâhyası olarak görevlendirilişi Mısır’da daha sonra Hidiv unvanını alan
    İsmail Paşa’nın görev süresinin başlamasından (1863) sonraki bir tarihe
    tekabül eder. O da Sultan Abdülaziz’in saltanatı dönemine denk gelir.
    Ekâbir arasında lüfer iptilâsını Abraham Paşa’yla başlatan kaynaklara
    paralel olarak bizim düşüncemiz de Cevdet Paşa’nın Tezâkir’ini
    rastgele karıştırırken tesadüf edilen birkaç cümleye kadar bu
    merkezdeydi.
    Sultan Abdülmecid’in, saray damadı olan paşaları, hanım
    sultanların aşırı harcamalarının maliyeye büyük yük getirmesi
    23 Eşref Şefik, “Amatör Balıkçılık”, Yedigün, Yıl: 9, C. XVII, Sayı: 440, 11 Ağustos
    1941, 11.
    24 Ali Pasiner, “Lüfer”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, V, (İstanbul 1994),
    230. Edhem Eldem, “Abraham Paşa”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi
    I (İstanbul 1993), 59.
    25 Abraham Paşa Eramyan. Osmanlı İmparatorluğu’nun son devir vezirlerinden
    zenginliği ile meşhur bir Ermeni diplomatıdır. 1833’te İstanbul’da doğdu.
    İstanbul sarraflarından Kevork Eramyan’ın (1816–1900) oğludur. Babası Kara
    Kâhya diye maruf olup Kavalalı Mehmed Ali Paşa ailesinin mutemed-i
    sarrafı idi. İlk tahsilini hususi hocalardan gördü. Bir ara Mısır Sarayı’nın
    kalem-i mahsusu müdürlüğünde bulundu. Abdülaziz’in son zamanlarında
    Mısır’a ait imtiyazların genişletilmesinde Hidiv ailesi ile İstanbul Sarayı
    ve Babıâli ricali arasında efendisinin lehine çok faal bir rol oynamıştır. I.
    Meşrutiyet’te II. Abdülhamid tarafından Âyan âzalığına tayin edilmiştir.
    Beyoğlu’nun ecnebi ve kozmopolit yüksek kibar muhitinde fevkalade nezaket
    ve zarafeti ile tanınmış olan Abraham Paşa Boğaziçi’nin ecnebi yatağı
    olan Büyükdere’de bir lüfer avı meraklısı olarak meşhurdu. 1918’de vefat etti.
    İstanbul Ansiklopedisi, C. II, (İstanbul 1959), s. 890–891.

    dolayısıyla26 işlerinden azletmesi sonucu oluşan yeni durum, Tezâkir’de
    şu şekilde anlatılıyor: “Mehmed Ali Paşa işsiz kaldığı cihetle İncirköyü’ne
    vesair yerlere gidip dolaşmakta ise de yine vekarına halel getirmez
    idi. Amma sair damad paşalar çocukluk âlemine döküldüler. Geceleri
    efrâd-ı nâs gibi sandallara binip lüfer saydiyle [av] meşgul oldular.”27
    Cevdet Paşa’nın yukarıdaki ifadeleri padişah damatlarının lüfer
    âlemlerine katılmalarının pek de tasvip edilir bir hal olmadığını ortaya
    koyuyor. Paşa, damad paşaların bir tanesini istisna ettikten sonra diğerlerini
    “Geceleri efrâd-ı nâs gibi sandallara binip lüfer saydiyle meşgul
    oldular” ifadeleriyle ayıplıyor. En azından Cevdet Paşa’nın zihninde o
    dönemde lüfer tutmak ekâbir için muteber bir şey değildir. Mehmed
    Ali Paşa28 haricindeki diğer paşaları “vakarına halel getirmek”le suçlamaktadır.
    Verdiği örnek lüfer tutmaya dairdir ve onun indinde “lüfer
    saydı [avı]” “efrad-ı nâs”a yani sıradan halka ait bir meşgaledir ve bu
    ameliye “çocukluk âlemine dökülmek” anlamına gelmekte, saraylılar
    halka ait şeyleri yaptıkları için ayıplanmaktadır. Osmanlı toplumsal
    hayatında herbir kesimin yapabileceği şeylerin hududunun çizilmiş
    olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.
    Cevdet Paşa’nın ifadelerinden şu da anlaşılıyor ki Damad paşalar
    saraya mensup kişilerin lüfer avına katılmasını problemli gören
    anlayışı umursamadan lüfer avına katılıyorlar.
    Cevdet Paşa damad paşalar için “çocukluk âlemine döküldüler.
    Geceleri efrad-ı nâs gibi sandallara binip lüfer saydıyla meşgul oldular”
    derken bu ifadelerden lüfer âlemlerinin canlı geçtiğine dair de bir
    izlenim edinilebilir. Yani halkın lüfer avına iştiraki yaygındır, üst tabakanın
    bu eyleme katılıp katılamayacağı konusunda bir anlaşmazlık
    söz konusudur. Ayrıca Cevdet Paşa’nın cins olarak “balık” tabiri
    yerine özel olarak “lüfer”i kullanması da dikkat çekicidir. Üst tabaka
    için memnu olsa da lüferin zihinlerde özel bir yerinin bulunduğunu
    göstermesi açısından önemlidir.

    Yukarıda alıntılanan satırları yorumlarken Cevdet Paşa’nın
    önemli bir Osmanlı tarihçisi olduğu, 1774–1826 tarihlerini kapsayan
    Tarih-i Cevdet’i kaleme aldığını göz önünde bulundurmalıyız. Ayrıca
    kendisi de Bebek’te bir yalıda oturmakta, Boğaziçi’nde neler olup
    bittiğini de yakînen bilmektedir.
    g G
    Dönelim Abraham Paşa’ya. Yukarıda Cevdet Paşa’dan yapılan
    bu alıntı Ağustos 1858 tarihi ile irtibatlandırılabilir.29 Bu tarihte Abraham
    Paşa henüz 25 yaşındadır ve İstanbul’a Mısır Kapı Kethüdası
    olarak görevlendirilmemiştir. İstanbul’a geliş tarihi 1863 sonrası olduğuna
    göre o geldiğinde Boğaziçi’nde bazı şeyler zaten olmaktadır.
    Dikkat çekici bir diğer nokta şudur: Eşref Şefik de Abraham Paşa’yı
    Abdülaziz dönemiyle anmaktadır. Bu sebeple Boğaziçi’nde Osmanlı
    üst kademesinin lüfere müptelâ oluşlarını Abraham Paşa’nın etkisine
    bağlamak doğru değildir. Belki de kendisi Boğaziçi’nde var olan –ki
    artık padişah kızlarının eşlerine kadar sirayet etmiş, padişahın Kanlıca
    Körfezi’ne kadar lüfer âlemlerini görmeye gittiği– bir eğlenceye
    iştirak etmiştir. Onun etkisi her halde var olan lüfer merakının yaygınlaşmasına
    katkıda bulunmasıyla sınırlı olmalıdır.
    Ekâbirin Lüferle Alakası
    Boğaziçi’nin çeşitli mıntıkalarında yer alan köylerdeki ahalinin
    çoğunluğu balıkçılıkla geçinirlerdi. Onların balıkçılığının kazançla
    birebir ilgili olduğu muhakkaktır. Bir de Boğaziçi köylerinde geçimini
    balıkçılıktan kazanmayan (muallim, bakkal, imam vs.) bir kesimin de
    lüfer merakı eskilere dayanır. Bunlara ekâbirin de eklenmesiyle lüferin
    toplumun bütün katmanlarının müşterek tutkusu haline gelmesi
    konumuzun esasını teşkil etmektedir.
    Toplumun bütün katmanları sözüyle şunu kastediyoruz: Lüfer
    âlemleri Boğaz’a, Haliç’e ve İstanbul’un Marmara kıyılarına yakın
    29 Damad Mehmed Ali Paşa’nın dördüncü defa icra ettiği Kaptan-ı Deryalık
    görevinden azil tarihi 28 Ağustos 1858, beşinci defa aynı makama tayin tarihi
    ise 21 Teşrinievvel 1858’dir. İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi
    Kronolojisi V, (İstanbul 1971), 233.
    259
    L Ü F E R D E V R
    mesafede ikamet eden ahalinin içindeki bütün toplumsal katmanlara
    mensup kimselerin iştirak ettiği bir uğraş ve eğlenceydi.
    Bu konuyla ilgili en maruf kişileri özellikle belirtmekte fayda var:
    I - Lüfer merakı bazı Osmanlı padişahlarını lüfer şehrayinlerine
    katılacak kadar etkilemiştir. Sarayda, padişahın huzurunda lüfercilik
    merakının sohbetlere konu teşkil ettiğini Balıkhane Nazırı Ali
    Rıza Bey’in yazdıklarından biliyoruz.
    Sultan Abdülaziz 1861’de tahta çıktığında halkının hoşlandığı
    şeyleri merak eder ve aynı zamanda bir padişahta hangi hasletler
    bulunduğunda halkın o padişahı seveceğine dair araştırma yapar. Bu
    meyanda kendisine lüfer âlemlerinden bahsedilir.
    Veliahtlığı ve padişahlığı zamanında özel hizmetinde ve sohbetlerinde
    bulundurduğu Nevres Paşa30 Sultan Abdülaziz’e Kanlıca
    Körfezi’nde mehtaplı gecelerde gerçekleştirilen lüfer avını inceden
    inceye anlatır. “O derece medh u sitâyişte bulunur ki zât-ı şahane o âlemin
    bizzat temaşasını arzu buyurur” ve padişah yanına Nevres Paşa ve Mabeynci
    Emin Bey’i alır ve üç çifte bir sandala binerek Kanlıca’yı teşrif
    eder. Mehtaplı bir gecedir, loş bir yere sokulurlar ve körfez lüfercilerle
    doludur ve meraklılarının tadına doyamadığı o anlar yaşanmaktadır.
    Bu arada zayıf bünyeli ve yaşlıca bir efendi bir çifte sandalında
    ve kendi âleminde avlanırken üç çifte sandalın küreklerinden
    biri oltasının ipini kopartır. Bu duruma canı sıkılan efendi, oltayı yeniden
    tertip edip işine devam eder. Padişahın sandalındaki Nevres
    Paşa bunu kasten yapmıştır. Paşa efendinin kolunu dürtükleyip “Nasıl
    başvuruyor mu?” diye sorar. Bu soru, o camiada özellikle balık tutamayanlara
    sorulan sinir bozucu sualler arasındadır.31 Efendi, Nevres
    30 Nevres Paşa (1826–1872) “Sultan Abdülaziz merhum, onu aralıkda yanından
    çıkarır, yine alırdı.” İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri,
    III, III. Baskı, (İstanbul 1988), 1185.
    31 Ahmed Rasim uzun süre avlandığı halde lüfer tutamayanlara diğerlerinin
    bu şekilde takıldıklarını anlatır: “Lüferde yalnız balık tutulmaz. Balıkçı da olta
    da tutulur, müddet-i medîde intizâr ederek hiddet içinde kalmış olan ve karşısındakinin
    usul usul çekerek balığı avladığına vâkıf bulunan balıkçıya makam-ı
    istihzâda sarf olunan:
    - Dokunuyor mu?
    Tabiri kadar dokunan birşey olamaz zannederim.” Ahmed Rasim, “Lüfer”, 3.
    O S M A N L I S T A N B U L U
    260
    Paşa’nın yüzüne gazapla bakar, hiç cevap vermemeyi tercih eder, fakat
    kendi kendine de homurdanmaktadır. Nevres Paşa padişahı eğlendirme
    derdinde olduğu için hadiseyi daha ileri götürmeye kararlıdır.
    Sorusunu tekrarlar ve efendinin kontrollü halinin, beyefendiliğinin
    taşmasını bekler. İhtiyar yine de cevap vermez. Nevres Paşa inatçıdır,
    “Sana söylüyorum ihtiyar, nasıl başvuruyor mu?” der. Böylelikle paşa bu
    soruyu nezaket sınırlarını kaale almadan üç defa tekrarlamıştır, ayrıca
    efendinin kolunu hızlı hızlı dürtmüştür. Nevres Paşa açısından
    maksat hâsıl olmak üzeredir. İhtiyar efendi açar ağzını ve yumar gözünü
    “Behey herif, gözün kör değil a, görüyorsun, ‘başvuruyor mu’ diye
    ne sorup durursun ve beni yağ tulumu gibi ne sarsarsın...” Bu esnada
    kendi kayıkçısı, olayın vehametini kavramış olacak ki efendiye kaş
    göz hareketleriyle vaziyeti anlatmaya çalışmaktadır. Fakat efendi o
    halet-i ruhiye içinde durumun farkına varamaz ve “ağzını burnunu ne
    büküp duruyorsun, kim olursa olsun” der demez kayıkçı yerinden kalkarak
    efendinin kulağına birşeyler fısıldar. Efendi dikkatlice sandala
    doğru bakınca onun saraya ait olduğunun farkına varır ve “Aaa!” diye
    bir nidadan sonra olduğu yere yığılır kalır.
    Bu olayın akabinde Padişah kayıkçılarına oradan uzaklaşılması
    emrini verir. Aynı zamanda ihtiyarın kayıkçısına da peşleri sıra gelmesini
    söyler. Efendi saraya kadar devam eden o yolculukta kim bilir
    ne heyecanlar geçirir, ne tedirginlikler yaşar.
    Efendi padişahın kayığını takiben sarayın rıhtımında karaya
    çıkar, ağırlanır, kendisine kahveler, çubuklarla ikram olunur. “Atiyye-i
    seniyye ile taltif edilir” ve üç çifte bir kayıkla sahilhanesine götürülür.
    Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey bu hikâyeyi şu cümlelerle bitirmektedir:
    “Bu zatın Vaniköyü’nde sahilhanesi olan ricalden Recai Efendi merhum
    olduğunu fakir bu vak’ayı hikâye eden müşarünileyh Kurenâ Emin
    Bey’den işittim.”32
    Bu hikâyenin değişik versiyonları da vardır.33 Fakat Balıkhane
    Nazırı Ali Rıza Bey bu hikâyeyi, olayı bizzat yaşamış bir görgü şahidinden
    nakletmektedir ki doğruya en yakın rivayet bu olsa gerektir.

    Bu hikâyeden anlaşılacağı gibi devletin en üst noktasında yer alan
    padişah da bu lüfer âlemlerini bizzat yerinde görme arzusu içindedir.
    Bu ziyaret Sultan Abdülaziz’in ilk yıllarında olduğu için Cevdet
    Paşa’nın 1858 tarihli damat paşalarla ilgili ifadesi ile çok yakın
    yılları içine alır. Abdülaziz’in 1861’de tahta çıktığı dikkate alınırsa bu
    yıllarda lüfer âlemlerinin yoğunluğu ortaya çıkmaktadır.
    Sultan Abdülaziz’in değişik zamanlarda lüfer avına bizzat katıldığına
    dair bazı iddialar bulunmakla beraber bunlar daha sonraki
    tarihlere ait olup ikna edici değildir. Sıtkı Üner “Sultan Aziz’in lüfer
    avına çıktığı bir hakikattir”34 demektedir. Bu kadar. Bu ifade doğru
    olabilir ancak yukarıdaki hikâyeden türetilmiş de olabilir. Şimdilik
    ihtiyatlı olmakta fayda var. Aynı şekilde Münir S. Çapanoğlu’nun
    ifadeleri de genel bir iddiayı ortaya atmaktan ibarettir: “Balık avına
    merak sardırmış Osmanlı ricalinden, paşalardan ve mirasyedilerden
    başka, padişahlar arasında da lüfer tutmaya merak sardıranlar vardı.
    Kıyafetlerini değiştirerek ava çıkarlar, meraklılarla ve balıkçılarla lüfer
    tutmağa savaşırlardı.”35
    II - Balığa düşkünlüğü bilinen padişahlardan birisi de Sultan
    II. Abdülhamid’dir. Onun için hazırlanacak balıklarla alakalı şu ifade
    dikkat çekicidir: “Devr-i Hamîd-i Sânî’de saray-ı hümâyuna alınacak
    balıkları Ser-kilârî Osman Beyin maiyeti memurlarından biri sabahları
    Balıkhaneye gelip mübayaa ederdi. (…) Nefs-i hümâyûna mahsus balıkların
    cımbız ile kılçıkları ayıklanıp badehu tabh edildiğinden…”36
    Elimizde herhangi bir padişahın bizzat lüfer avladığına dair tek
    bulgu Sultan Abdülhamid ile ilgilidir. Bu meyanda Sultan II. Abdülhamid,
    yalnızca lüfersever değil aynı zamanda bir lüfercidir. Sultan’ın
    lüferden yapılan özel bir salataya düşkün olduğuna dair kayıtlar37 bulunmakla
    beraber yakın zamanlara kadar lüferciliğiyle ilgili bir kayıt
    bulunmuyordu. Yakınlarda hatıratı yayınlanan Eğinli Said Paşa şunları
    kaydediyor:
    34 Sıtkı Üner, Balık Avcılığı ve Yemekleri, 2. Baskı, (İstanbul 1968), 49.
    35 Münir S. Çapanoğlu, 27.
    36 Ali Rıza, 284.
    37 “Kofananın sadece yanaklarından haşlanarak yapılan salatası Abdülhamid’in
    sofrasından eksik olmazmış.” Ali Pasiner, “Lüfer”, Dünden Bugüne İstanbul
    Ansiklopedisi, V (İstanbul 1994), 230.

    “Bugün selamlık resm-i âlîsi Mecîdiye Cami-i şerifinde icra
    olundu. Ba’de’s-salât efendimiz Teşrifiye vapur-ı hümayûnuyla Boğaziçi’nde
    büyük limana kadar teşrîf edüp oradan Beykoz’a avdet birle
    akşam ta’amı vapurda oldu. Akşamüstü köyden celb olunan bir balıkçı
    i’anesiyle olta ve saire tedârük olunarak lüfer balığı sayd edildi. Saat
    on ikiye kadar on altı kadar lüfer tutulup bunların iki tanesini zât-ı
    şâhâne efendimiz tuttu.” 4 Şevval 1294 – 30 Eylül 1293 [12 Ekim 1877],
    Cuma”38
    Eğinli Said Paşa’nın bu tanıklığı bir padişahın lüfer avladığına
    dair tam tarihi belirli olan tek kayıt olması açısından önemlidir.
    1858’de Cevdet Paşa’nın Damat paşalar için söylediği “çocukluk âlemine
    döküldüler” sözünden 29 yıl sonra bizzat padişahın balık avladığı bir
    döneme gelinmesi de dikkat çekicidir.
    III - Osmanlı sadrazamlarından Said Halim Paşa da namlı
    lüfer avcıları arasında yer almaktadır. Mısır Hidiv sülalesinden olan
    paşa İsviçre’de okumuştur, Fransızca olarak kaleme aldığı eserler (Risaleleri
    Buhranlarımız adlı bir kitapta toplanmıştır.) paşayı Türkiye’de
    düşünce tarihinin dikkate değer şahsiyetlerinden birisi yapmaktadır.
    Said Halim Paşa I. Dünya Savaşı yıllarında (1913–17) sadrazam olarak
    vazife yapmıştır. Abdürrahim Cabir Vada ekâbirden namlı lüfercileri
    sayarken Said Halim Paşa’yı da saymakta fakat bu konuda başka herhangi
    bir malumat vermemektedir.39
    IV - Bir başka çok bilinen lüferci de tanınmış bir ulema ailesine
    mensup olan ve (1838–1910) yılları arasında yaşayan Pirizâde Sahip
    Molla’dır.40 Bu şahıs İbn Haldun’un ünlü Mukaddime’sini dünya dillerinde
    ilk defa Osmanlı Türkçesine çeviren Pirizade Mehmed Sahib
    Efendi’nin torununun torunudur. Ayrıca Şeyhülislam Pirizade Osman
    Sahib Efendi’nin de torununun oğludur. Bu aile meşhur ulema
    ailelerinden olup tarihlerinde üç tane şeyhülislam çıkarmışlardır.
    Sahip Molla’nın ne şekilde avlandığı, hangi özellikleriyle bu âlemde
    meşhur olduğu vs. üzerine kaynaklarda tafsilat yer almamaktadır.

    Bununla birlikte Eşref Şefik, Sahip Molla’yı işi gümüş zoka döktürmeye
    kadar vardıranlar arasında saymaktadır.41
    g G
    Bu konuyla ilgili çeşitli zamanlarda (yüz yılı aşkın bir süreyi
    kapsar) bu bahse dair yazılanları ardı ardına kaydetmekte fayda var.
    i - Ahmed Midhat Efendi, [1891]: “….“Balıkçı” dediğimize bakıp
    da bunu kendilerine kesb ittihaz edenler zannetmemeli. Bu “balıkçı”
    unvanını kibâra, kibar-zâdegâna kadar medâr-ı mefharet ittihaz eden
    erbab-ı merakı murad ediyoruz. İşte bunlardan kırlangıç ve levrenkçilik
    derecesine varan balıkçılar her köyde birer ikişer ya bulunur ya bulunmazlar.
    Lüfercilik ise umumidir! Saçlı sakallı vak’ u haysiyet sahibi kibârdan
    alınız da çocuklara ve hatta bazen kadınlara varıncaya kadar umumi bir
    merak Boğaziçi ahalisini lüfer arkasına sevk eder.”42
    ii - Doğrudan doğruya lüferden bahsetmemekle beraber Balıkhane
    Nazırı Ali Rıza Bey ekâbirin balığa düşkünlüğü hakkında şunları
    söylemektedir [1922]: “Vaktiyle rical ve kibarın çoğu ve hele Hıristiyan
    ağniyâsından Düzoğulları, Mısırlıoğulları, Köçeoğulları, Tıngırlar,
    Araryanlar gibi kadim aileler azasının kısm-ı azamı balık meraklısıydılar.
    Kıymetini bilirler, takdir ederlerdi.
    Yakın vakte kadar berhayat bulunan Abraham Paşa bu eslâfın bakıyesi
    idi.”43
    iii - S[alih] M[ahmud] [1935]: “Abdülhamid devrinde Boğaziçi
    yalıları sahiplerinin ekserisi balık meraklısı idiler. Bunlar meyanında o
    zaman Şura-yı Devlet azasından Legufet, Mabeynci Arif, Maliye Muhasebecisi
    Abdurrahman, Şehremaneti Muhasebecisi Mahmud Nedim,
    sefirlerden Turhan Paşa, Şirket-i Hayriye Meclisi Azalarından Asaf,
    Mabeyn Meclislerinden İsmail Hakkı bu meraka kendini kaptıranların
    sayılılarındandır.”44
    iv - Dr. Şerafeddin [1938]: “Boğaziçi’nde balık avı da ayrı ve
    zevkine doyulmaz bir eğlence teşkil eder. Eskiden vezir vüzera Boğaz’da

    balık avına çıkarlardı. Ben Sahip Molla’nın, Sadrazam Tevfik Paşa’nın
    avlandıklarını çok görmüştüm.”45
    v - A. Cabir Vada [1943]: “Her devrin ekâbirinden lüfer avına
    merak edenler pekçoktur. Bunların en meşhuru, Büyükdere’de mukim, Mısır
    kapı kethüdası Abraham Paşa’dır. Avcılık esnasında üşümemek için,
    hususi sandal yaptırmıştır. Bu sandalın üst kısmını, şimdiki motörler gibi,
    camekânla kapatmış ve iç kısmının anbarına da, etrafı küpeşteli büyük
    bir delik açtırmıştır. Oltasını bu delikten denize sarkıtarak, lüfer avlarmış.
    Diğer ekâbiri saymak pek uzun süreceğinden, isimlerinin tâdâdınan sarfınazar
    edilmiştir. Sahip Molla Bey, Said Halim Paşa bu meyandadır.”46
    vi - İsim belli değil [1944]:“Fakat Boğaz, yarım asır evvel bu
    bakımdan belki de en haşmetli devrini yaşamıştır. Devlet ricalinden ve
    zenginlerden meşhur balık mevsimlerinde ziyafetler, eğlenceler, hamam
    âlemleri tertip ederek Boğaz’ı bir neşe ve şetaret kaynağı haline sokmuşlardır.
    Bunların arasında Nuri Paşa, Recai Bey, Mazhar Paşa, Mısırlı
    Mustafa Paşa, Hamamîzade Âli Bey, Düzoğulları, Mısırlıoğulları, Köçeoğulları,
    Tıngızlar [Tıngırlar ?], Azaryanlar ve Abraham Paşa en
    meşhurlarıdır.”47
    vii - Eşref Şefik [1945]: “Hikâyelere nazaran kışın en soğuk günlerinde
    lüfer avlamak üzere, üstü camekânlı, ortası delik bir sandal yaptıran
    İbrahim Paşa’nın [Abraham Paşa olacak R. G.] gümüşten döktürdüğü
    zokalar hâlâ balıkçılar arasında söyleniyor. Gümüş zoka döktüren ekâbir
    arasında Saip [Sahip] Molla’yı saymak yerinde olur. Sultan Mecid devrinde
    Boğaziçi’nde oturan zenginler arasında balık merakının arttığını
    farkediyoruz. Balık merakını ibtila haline getirmiş, denizin ve fırtınaların
    tehlikelerine bir balıkçı gibi sahillerimizde avlanmış olanlar içinde,
    Babıâli hulefasından İstinyeli Cevad Bey’i anmalıyız. Merhum Cevad
    Bey’in olta takımlarının koca yalının alt katını kaplıyacak kadar zengin
    olduğunu yakinen biliyorum. Oğlu Faik de babasının merakını almıştır
    ve her sene lüfercilik başladığı vakit, onun derin öksürüklerini Boğaz’ın
    muhtelif koylarında sabahlara kadar işitiriz. İstinyeli Faik’in her balığın
    huyuna suyuna uygun takım kullanması ve balığı sabahlara kadar inat
    ve ısrarla bekleyişi profesyonel balıkçıları bile kıskandıran, kızdıran hakikatlerdendir.”
    48
    viii - Münir S. Çapanoğlu [1952]: “Balık avına merak sardırmış
    Osmanlı ricalinden, paşalardan ve mirasyedilerden başka, padişahlar arasında
    da lüfer tutmaya merak sardıranlar vardı. Kıyafetlerini değiştirerek
    ava çıkarlar, meraklılarla ve balıkçılarla lüfer tutmağa savaşırlardı.”49
    ix - [Asaf Muammer] [1955]: “Boğaz’da oturan ekâbir, lüfer balığına
    çıkarlardı. Bilmem ki size bu âlemi bütün şaşaasiyle hikâye edebilecek
    miyim? Ekseri akşamlar, bazı sultanzadelerin bu ava, (sayd-ı semek) karıştıkları
    görülürdü. Mesela Mahmut Celalettin Paşa’nın oğlu Celalettin
    Bey de bu âlemleri kaçırmazdı.”50
    x - Ali Pasiner [1994]: “Eski devlet adamlarından, ünlülerden
    birçok lüfer avı meraklıları arasında Abdülaziz’in başmabeyncilerinden
    Nevres Paşa, Ahmed Rasim, Recaizade Ekrem Bey, Sahip Molla Bey
    ve Said Halim Paşa’nın isimleri sık sık geçerdi. Padişahlar arasında da
    Abdülaziz lüfer tutmaya merak sardıranlardandı.”51
    xi - A. Ragıp Akyavaş [2000?]: “Vaktiyle İstanbul’da hele Boğaz
    köylerinde oturanlarda, zevk erbâbı paşalarda, beylerde bir lüfer tiryakiliği
    vardı.”52
    g G
    Bir Devrin Sonu
    Eğer Lüfer Devri diye bir devir varsa bunun bir de nihayeti
    olması gerekir. Bu tarih ekâbirin genel itibariyle lüfer döneminde
    (sonbahar) kayığına binip oltayı denize atmaktan vazgeçtiği vakitlere
    işaret eder. Zaman içerisinde yukarıda anlatılan dönemlerin yavaş
    yavaş söndüğü görülmektedir.
    1898 ve 1907 yıllarındaki yazılarında lüferciliğin sönükleştiğine
    dair hiçbir imada bulunmayan Ahmed Rasim 1921 tarihli “Lüfere
    Hoş Geldin!” yazısında bazı şeylerin gerilerde kaldığını anlatmaktadır.
    Yazarın di’li geçmiş zaman kipi kullanması oldukça manidardır:
    ““Yarısı yaz”, “yarısı kış” dedikleri “yeni-eski” Ağustos’un on beşini
    atlayalı hayli gün oluyor.
    Bizde ilkbahar geç geldiği halde sonbahar nihayetlerinde bir yağmur,
    karada “bıldırcın”, denizde “lüfer” avı ile başlar... Yani iki taraflı
    azim bir “dedikodu” çıkar... Bir tarafı oynar oynar, bir tarafı uçar uçar...
    Lüfer!.. Vay lüfer vay!.. Neredesin?.. Gözümüz yollarda kaldı!
    (…)
    Bilmem son senelerde “lüfer”in seyri nasıl? Evvelleri Boğaz’ın yukarılarında
    görünür görünmez Macar[burnu], Umuryeri, Burunbahçe,
    İstinye, Körfez, Baltalimanı, Bebek, Çengelköy önlerine doğru yavaş yavaş
    akar... Bütün Eylül mehtabını (!) bu kıyılarda geçirirdi!
    Erbab-ı merak “tonoz”larını vaktiyle kurarlar... Oltalarını yoklarlar....
    Kutularını yaparlar.... Sandallarını balığa hazırlarlardı...
    Zokalar dökülür, maskallanır... “Misina”lar yoklanır... Bunlar tamir
    edilir... Kandiller silinir, cıva, sünger, iğne, kıl, mantar, ......, yem
    tahtası, bıçağı, yedek ip alınır, ne olur ne olmaz toprak, teneke, çini mangallara,
    ızgaralara metanet verilir... Çiğ, nem korkusuyla baş tarafa muşamma’,
    eski kaput, palto, battaniye, kıç altına da “kumanya” atılırdı.
    Mehtab, yakamoz, ay karanlığı, akşam alacası, sabaha karşı... Bunlar
    o nev’i sözler idi ki hemen hemen “lüfer”, “kılıç” gibi mevsim balıklarından
    başkalarında ağza alınmazdı... Şimdi işittiğim bile yok.... Kibar
    ve ağniyânın kayıkçısı olduğu gibi balıkçısı da var idi... Hem efendi tutar,
    hem hizmetkâr eğlenirdi!... (Tonoz) yoklamak, sepet çekmek, parekete
    aşırmak, zoka çalmak, olta dolaştırmak, buralarda adeta bir zevk
    idi. Boğaziçililer Ahurkapu, Üsküdar, Beşiktaş... Marmara kıyılarında
    tutulanlara “şaşkın lüfer” demekle ora oltacılarını istihfâf ederlerdi.
    Sokaklar, balık pazarları:
    - Lüfer!
    Avazlarıyla çın çın öter....
    - Mangal devirir, ateş söndürür derler a.... Dün akşamki balıklar
    nasıl idi, Allah için söyle!


    Mangal değil 32 numaranın bacası!...[Şirket-i Hayriye’nin vapuru
    kastediliyor R. G.] gibi medhiyelerle yağlılığı anlatılırdı. Nerede o
    “lüfer”ler, o lüferciler!.. Nerede o eski ağızlar! Sade “lüfer” değil, ihtimal
    tarz-ı ekli [yenme şekli] bile unutuldu!
    - Şöyle boğazı altından içini çektiğin kadar çeker... Izgaraya yatırır...
    Gözleri beyazlandı mı.... Evvela başından bir dişlersin... Ensesini
    emer... Yanaklarını sömürür... Yakasında yalanır... Sırtının dikenini sıyırır...
    Biraz zeytinyağı, limon, maydanoz… Sırtından devirir... Löp
    etlerini iki parmağın arasına sığdırır, ekmeğin toplu tarafıyla da salçasına
    bandın da, yallah ettin mi... Aman Allah!... Fakat mübarek “şıra” da
    ister! Lüfer bilenler de kalmadı!
    Teranesiyle bir zamanlar Boğaziçini sonbaharda kışda yaşatan balık
    merakı devr-i Hamîdînin her türlü tevehhümât ve isnadatı ile söndüğü
    gibi, lüfer gibi, kılıç gibi balıklar da eskisi gibi aksamağa başladılar.”53
    Bu cümbüşlü ifadelerde dikkat çeken hususlardan biri lüferi
    karşılamak için yazılmış bir yazıda lüferi bilenlerin kalmadığından,
    Abdülhamid dönemiyle beraber lüfer âlemlerinin sönükleştiğinden
    bahsetmekte, hatta artık lüferin de o kadar çok miktarda Boğaz’a
    gelmediğini söylemektedir.
    Yazarın “Nerede o “lüfer”ler, o lüferciler!.. Nerede o eski ağızlar!
    Sade “lüfer” değil, ihtimal tarz-ı ekli [yenme tarzı] bile unutuldu!” cümlesi
    bir devrin gerilerde kaldığının en veciz ifadesidir.
    Bu meyanda Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in yukarıda alıntılanan
    ifadelerini bir daha hatırlamamız gerekir: “Vaktiyle rical ve
    kibarın çoğu (…) balık meraklısıydılar. Kıymetini bilirler, takdir ederlerdi.”
    54 Bu ifadeler 1922 tarihlidir. Bu alıntıda “vaktiyle” ifadesi önemlidir.
    Burada da geçmişten bahsediliyor. Anlatılan konu geçmişe ait bir
    hatıradır artık. Bu gözlemin Balıkhane Nazırlığı yapmış bir kişiye ait
    olması ayrıca önemlidir.
    Ahmed Rasim’in lüfer merakının ekâbirde sona erdiği dönemle
    ilgili verdiği tarih oldukça makul görünüyor. Çünkü Sultan Abdülhamid’in
    tahttan indirildiği tarihten iki sene sonra savaşlar dönemi
    53 Ahmed Rasim, “‘Lüfer’e... Hoş Geldin!”, Vakit, 1357, 17 Muharrem 1340, 20
    Eylül 1337, 1921, 3.
    54 Ali Rıza, 277.
    başlamıştır. Trablusgarp, ardından Balkan savaşları, akabinde I. Dünya
    Savaşı, ardından İstanbul’un işgali, daha sonra İstanbul’un başkent
    vasfını kaybederek üst bürokrasinin Ankara’ya nakli gibi durumlar
    o eski lüfer âlemlerinin devam etmemesine sebep olmuştur. 1930’lu
    yıllarda Boğaziçi’nin çöküşü tabiri sık sık kullanılacak, Şirket-i Hayriye
    tarafından Boğaziçi’nde iskânın teşvik edilmesine yönelik olarak
    Boğaziçi isminde bir dergi çıkarılacaktır. Bundan sonra II. Dünya
    Savaşı’nın sıkıntılı günleri gelir. Şüphesiz Boğaziçi’nin balıkçı halkı
    yine lüfere çıktı, ekâbirden bazıları da bu lüfer âlemlerine iştirak etti.
    Ancak bugünler artık o günler değildi. O devir gerilerde kaldı. Bunlar
    Boğaziçi ahalisinin değişmesiyle de alakalıdır.
    Sonuçtan Önce: Lâle ve Lüfere Yakından Bakalım…
    Lâleye ve lüfere biraz daha yakından bakacak olursak her ikisinin
    de Osmanlı toplum hayatında bir süre etkili olduğunu görürüz.
    Lâlenin ömrü Nisan ayında belirli bir süreyi kapsar. Lüfer ise
    her sene iki defa Boğaz’dan geçerek göç eder. Karadeniz’e çıkışı sadece
    doğal bir olay iken Karadeniz’den dönüşü İstanbul’da merak
    ve coşkuya sebep olur. Ağustos’un yarısından sonra başlayan lüfer
    dönemi, bazen bir mevsim kadar sürse de esas itibariyle ekim ayıdır.
    Her ikisi de serin günlerin meşgaleleri sayılır: Lâle henüz ısınmamış
    havaların, lüfer ise sıcaklığın günden güne azaldığı zamanların
    meşgalesidir.
    Lâle Devrinde Sadabat, Lüfer Devrinde Kanlıca Körfezi dillerde
    dolaşır. Her ikisi de toplumun pek çok katmanından kimselerin
    katıldığı eğlenceler arasındaydı. Lâle daha çok gündüzün, lüfer ise
    ekseriyetle gecenindir. Lâle bitkiler, lüfer hayvanlar âleminin mutenâ
    üyelerindendir. Lâle yetiştirildikten sonra seyriyle insana huzur veren
    bir bitki iken, lüfer her şeyden önce hasretle, heyecanla yolu beklenen
    bir balıktır. Lüfer Boğaz’ın Karadeniz girişine geldiği andan itibaren
    heyecan doruğa çıkar. Lüfer lâle gibi hareketsiz olmadığı için meşakkat
    bakımından bu iki İstanbullu kabil-i kıyas değildir. Lâlenin
    renk ve endamı insana sürur verirken, lüfer kıvrak zekâsıyla şaşırtır
    ve hatta bazen insanoğlunun zekâsını işlevsiz hale getirebilir. Lüfer
    hem lezzeti hem de avlanmasındaki meşakkatten dolayı sayısız hem
    cinsi arasından seçkin bir balıktır.
    269
    L Ü F E R D E V R
    Lâlenin bilindiği kadarıyla mübalağa vezni ile hemen hiçbir
    ilişkisi olmamış iken lüfer avcılığa dâhil bir bahis olduğundan, “gerçek”
    ile “hikâyesi” arasında mesafe bir hayli açıktır. Bir yaptıysanız
    bir anlatmanız şart değildir, üç de anlatabilirsiniz beş de. Bir zokaya
    iki lüfer taktığınızı iddia edebilirsiniz. Dinleyen, anlatılan her şeyin
    muhakkak doğru olmasının gerekmediğini bilir. Yahut da kaçan balık
    büyük olur fehvasınca arkasından baktığınız çinakopu “kofanaydı”
    diye takdim edebilirsiniz.
    Lâlenin çeşitlerini yetiştirmek yahut bunları satın almak husunda
    da heyecan ve rekabet olsa bile bu durum lüfer mevsiminde
    olduğu gibi her gece tekrarlanan şeylerden değildir. Lüferde rekabet
    her kesimden insanın katıldığı bir ortamda olur. Eski sadrazam ile
    Sarı Çizmeli Mehmed Ağa yaklaşık eşit şartlardadır ve lüfer her ikisinin
    oltaları arasında can-ı azizinin istediğine meyl eder. Ekâbir ile
    ahalinin lüfer faslındaki durumu sosyal dengesizliklerin ortadan kalktığı
    hatta tersine işlediği bir vasata işaret eder. Çünkü ahali ekâbirden
    lüferi avlama konusunda çok daha mahirdir, ayrıca Boğaz’ın iç dondurucu
    soğuğuna karşı şüphesiz daha dayanıklıdır.
    Lâle karada sabit bir mekânda kendisini gösterirken lüfer denizdedir.
    Deniz dalgalıdır, denizde sandalın sürekli istikrardan yoksun
    olduğu muhakkaktır. Lâle ne kadarsa o kadardır. Ama lüfer her
    akşam değişir. Yokluğu ile sıkıntı, corum zamanlarında çokluğu ile
    coşku meydana getirir.
    Lâle ve lüfer, mukayesesi alakasız gibi görünse de birisi XVIII.
    yüzyılda diğeri XIX. yüzyılda Osmanlı toplumunu kendisine meftun
    etmiş iki mutena varlıktır.
    Ve nihayet her ikisi de İstanbul’un gündeminden bir müddet
    uzaklaşmış olmasıyla da benzerlikler taşırlar. Lâle yakın geçmişte İstanbul’a
    geri döndü, İstanbul’da yaşayanlar mevsiminde milyonlarca
    lâleyi seyredebiliyorlar, lâlelerin İstanbul dışından da bir hayli meraklısı
    –kendi annem ve babam gibi– her sene şehre geliyor. Lâle işi kolay,
    diktin mi bitiyor. Lüferin yokluğu ise insanlığın tabiata verdiği zarar
    faslından bir bahis olup onun devası lâle kadar kolay değildir. Allah
    lâleyi ve lüferi İstanbul’dan eksik etmesin!..
    O S M A N L I S T A N B U L U
    270
    Sonuç
    Boğaziçi köylerinde meskûn, balıkçılıkla geçinen ahali ve
    bunların yanında yine Boğaziçi köylerinde balıkçılıktan gayri işlerle
    meşgul olduğu halde balıkçılığa da meraklı bulunanların her yıl yaz
    mevsiminin sonuna doğru oltalarını balık avlamak için Boğaz’a bırakmalarının
    tarihi her halde çok eskilere kadar gidiyordur.
    Bunun yanında Boğaziçi’nin her iki yakasına inşa edilen yalılarda
    yazları yaşayan ekâbirin yukarıdaki paragrafta adı geçen sınıflardan
    kayıkçısı yahut balıkçısı olduğu da biliniyor. Fakat bir vakit
    geliyor ki bunların tuttukları lüferle iktifa etmeyip, kendilerinin lüfer
    avına merak sarması toplum katmanlarının hemen tamamına yakınını
    lüfer avı bahanesiyle Boğaziçi’nin koylarında mehtaplı gecelerde
    bir araya getiriyordu.
    Lüfer avının aynı anda bir rekabet olması dolayısıyla doğuştan
    balıkçı olanlarla beraber bu rekabete girişmek Osmanlıda ekâbirin
    ilginç bir özelliği olmalıdır. Çünkü daha sonra ne kadar usta olursanız
    olun Boğaziçi köylerinde yaşayan ahali kadar bu konuda mahir
    olmanız zordur. Sosyal piramidin ters dönmesi pahasına ekâbirin bu
    âlemlerde yer alma arzusu dikkate şayandır.
    Osmanlıda ekâbirin balık avına çıkışının daha önceki dönemlerde
    de örneklerini bulabilmek mümkündür. Boğaziçi’nde sayfiye
    hayatının başladığı zamanlardan sonra ekâbirden bir ferd-i vahidin
    bile balık tutmaya meraklı olmaması düşünülemez. Tabii o dönemde
    ekâbirin balık tutması tasvibe şayan bir durum olmamakla beraber
    yine de lüfer düşkünü kimselerin olabileceği tahmin edilebilir. Burada
    izini sürdüğümüz şey, tek tük yapılan lüfer avlarından ziyade sosyal
    bir sarmal halinde ekâbirden çok sayıda kişinin aynı zaman diliminde
    lüfer saydına müptelâ olmasıdır.
    Bu sosyal tutkunun tarihini daha önce araştıranların çıktığını
    yukarıda belirtmiştik. Eşref Şefik uzun yıllar radyoda İstanbul’un
    nam yapmış oltacılarını anlatan birisi olarak 1940’lı yıllardan itibaren
    bu konuyu lüfer âlemlerine iştirak edenlerden soruşturmuştur. Bu soruşturmalarında
    Abraham Paşa’nın bu iptilâyı başlattığına dair bir sonuca
    ulaşmıştır. Abraham Paşa’nın lüfer merakının başlangıcını teşkil
    ettiğine dair iddia yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı doğruya
    yakın görünmemektedir. Cevdet Paşa’nın Tezâkir’de ifadelendirdiği
    271
    L Ü F E R D E V R
    Padişah damatlarının lüfer avına katıldığına dair rivayetleri [Ağustos
    1858] Abraham Paşa öncesi döneme tekabül eder. O sebepten Osmanlıda
    lüfer tiryakiliğinin başlangıç noktasını herhangi bir kişiye
    bağlama imkânı bulunmamaktadır.
    Bu tarihten [1858] 3 yıl sonra tahta geçen Sultan Abdülaziz
    halkının itiyatlarını belirleme ve onlarla paralel hareket etme kaygısıyla
    danışmanlarının da yönlendirmesiyle Kanlıca Körfezi’ndeki
    lüfer âlemlerine gözlemci olarak katılmış, bu arada orada bulunan
    saray görevlilerine şaka yapmayı da ihmal etmemiştir.
    Sultan Mahmud II gibi balığa düşkün olduğu bilinen Sultan
    Abdülhamid II’nin de eline oltayı alarak bizzat lüfer tutmuş olması,
    lüfer uğruna padişahların da mesai sarfettiğini ortaya koyan dikkat
    çekici bir durumdur.
    Sadrazamlar Said Halim Paşa, Ahmed Tevfik Paşa şeyhülislamlardan
    Pirizade Sahip Molla’dan başlamak üzere bir yanıyla
    molla beyler, diğer yanıyla ekâbir Boğaziçi’nin yerli halkıyla beraber
    uzunca bir süre lüferin yolunu gözlemiş, sonbaharın soğuk gecelerinde
    kayık üzerinde bu tutkularının icabını yerine getirmeye çalışmışlardır.
    Bu devran uzunca bir süre devam etmiştir. Mehtap âlemleriyle
    ilgili olarak Sultan Abdülhamid döneminde bazı kısıtlamaların getirildiğine
    dair kayıtlara rastlanabilmesine rağmen lüfer âlemleriyle
    ilgili olarak düzinelerce yazıda herhangi bir kayda rastlanmamıştır.
    Yarım asır kadar süren bu dönemin Sultan Abdülaziz’in tahtta
    olduğu dönemde çok daha canlı olduğu rivayetini aktaran Asaf Muammer,
    kendisinin de iştirak ettiği Abdülhamid dönemindeki lüfer
    âlemlerini de muhayyilesindeki ışıltılı avizeye benzetmektedir.
    Bu dönemin hangi tarihlerde sona erdiğine dair yekûn çizgisi
    lüfer üzerine dikkate değer yazılar kaleme alan Ahmed Rasim tarafından
    çizilmiştir. Ona göre lüfer döneminin sonu, Sultan Abdülhamid’in
    saltanatının sonuna tekabül eder.
    g G
    Lüfer Devri isimlendirmesine esin kaynağı şüphesiz 1718–1730
    tarihleri arasındaki zaman dilimine Lâle Devri denmesidir. Yukarıda
    da belirtildiği gibi Lüfer Devri isimlendirmesi Asaf Muammer
    O S M A N L I S T A N B U L U
    272
    Kütayis’e aittir. Fakat ismini koyduğu devrin hangi tarihleri kapsadığı
    konusunda herhangi bir tarih belirleme yoluna gitmemiştir.
    Bütün bu mütalaalar ışığında Osmanlılarda Sultan Abdülmecid’in
    son dönemlerinde başlayan ve Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının
    nihayetine kadar devam eden bir Lüfer Devri mevcuttur. Bu
    tarihler 1858–1909 arasındaki yaklaşık yarım asırlık bir süreyi kapsamaktadır.
    Özetlemek gerekirse, Lüfer Devri Asaf Muammer Kütayis’e ait
    bir isimlendirmedir. Başlangıç tarihi olarak XIX. yüzyılın en önemli
    tarihçisi Cevdet Paşa’nın gözlemlerine dayanır, eğer bir tarih vermek
    gerekirse 1858 yılını belirlemek gerekecektir. Bu tarihin daha eskiye
    gitme ihtimali de mümkün olabilir. Bu bağlamda lüferciliğin Abraham
    Paşa ile başladığına dair Eşref Şefik’in analizleri gerçeği yansıtmamaktadır.
    Lüfer Devri’nin bitiş tarihi ise edebiyat dünyasının ünlü
    isimlerinden ve lüfer müptelâlarından birisi olan Ahmed Rasim’in
    yazdıklarıyla tespit edilmiştir ve bu tarih 1909’dur. Şu anda okumakta
    bulunduğunuz makalede, değişik yerlerde yer alan bu bilgiler sistematik
    hale getirilmeye çalışılmıştır.
    Her şeyin Batı’dan ithal edildiği bir dönemde yerli bir merakın
    ortalığı bu derece kasıp kavurması modernleşme tarihçilerini ilgilendirmelidir.
    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hem Huzur romanında hem
    de yazılarında lüfere özel bir yer vermesi bununla da ilgilidir.
    Lüfer merakının oluşumunda Şirket-i Hayriye’nin katkıları
    önemli âmillerden birisidir. Hem Boğaziçi kıyılarının meskûn hale
    gelmesinde hem de lüfer müptelâsının oluşmasında bu şirketin etkisi
    inkâr edilemez. Tatil günleri için aynı şey söylenemese de, hafta içinde
    mesai sonrası hava kararmadan önce, Boğaziçi köylerine beyefendinin
    yetişmesi başka türlü mümkün olamazdı.
    Bir tebliğin sınırlarını aştığı için konu kısaltılarak bu hale sokulmuştur.
    İlgili metinler ve araştırmanın geri kalan kısmı daha sonra
    yayınlanacaktır.







     
    Son düzenleme: 11 Mart 2016
    agartan, budun, deep_._blue ve 5 kişi daha bunu beğendi.
  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. _Rastgele_

    _Rastgele_ Daimi Üye

    Yaş:
    35
    Kayıt:
    20 Ekim 2013
    Mesajlar:
    1.354
    Beğeniler:
    1.912
    Şehir:
    İSTANBUL
    Güzel paylaşım teşekkürler.
    Hiç sıkılmadan okudum , özellikle mehtaplı gecelerdeki bahsi geçen sandalla zokalı avcılık bir balıkçı için tam bir baş yapıt ve nirvanadır :)

    Yanlız yazar butün meraları deşifre etmiş :)
     
  4. shadowpane

    shadowpane Daimi Üye

    Yaş:
    34
    Kayıt:
    2 Kasım 2012
    Mesajlar:
    1.166
    Beğeniler:
    1.262
    Şehir:
    Yeşil Düzce'li / İstanbul 216
    Henüz bitiremedim "251 LUFERDEVRİ", arkası yarın artık. Bu yazı dizisini ve bilgileri bizle paylaştığınız için teşekkürler.
     
  5. enginson

    enginson Daimi Üye

    Yaş:
    35
    Kayıt:
    28 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    2.940
    Beğeniler:
    3.135
    Şehir:
    istanbul
    Güzel bir yazı olmuş elinize sağlık
     
  6. YusufZiyaDeniz

    YusufZiyaDeniz Aktif Üye

    Yaş:
    28
    Kayıt:
    28 Ağustos 2015
    Mesajlar:
    343
    Beğeniler:
    315
    Şehir:
    Kocaeli / İzmit
    Lâle yetiştirildikten sonra seyriyle insana huzur veren
    bir bitki iken, lüfer her şeyden önce hasretle, heyecanla yolu beklenen
    bir balıktır.

    Harika ya :)) Çok güzel paylaşım teşekkür ediyorum Erkan abi. Ne de güzel anlatmış maşallah
     
  7. Apathetic

    Apathetic Aktif Üye

    Kayıt:
    20 Ocak 2016
    Mesajlar:
    314
    Beğeniler:
    227
    Şehir:
    Düzce
    Keyifle okudum, paylasim icin tesekkurler..
     
  8. ekremy1983

    ekremy1983 Aktif Üye

    Yaş:
    33
    Kayıt:
    12 Ekim 2013
    Mesajlar:
    272
    Beğeniler:
    232
    Şehir:
    İstanbul (Karabük)
    Yazıyı editleyip normal standarta getirebilirmisiniz... böyle rahatsız edici olmuş okunacak gibi durmuyor.
     
  9. melikşah

    melikşah Aktif Üye

    Yaş:
    46
    Kayıt:
    12 Nisan 2014
    Mesajlar:
    152
    Beğeniler:
    263
    Şehir:
    İst.Kadıköy
    Ben teşekkür ederim,keşke bu balık için yazılan onlarca methiyeler sonunda bir yere varmış olsaydı.En basitinden korunabilseydi yada korunması için
    çırpınanların çabası boşa gitmeseydi.
    Mera olayına gelince İstanbul'da deşifre olmamış bir mera olduğunu hiç zannetmiyorum,varsa bile muhakkak özel alandır:)

    :)
    Hakan dağarcığınıza bir şeyler eklemiş olduysam ne mutlu bana:)
    Sağ ol Engin bilmukabele

    Eyvallah Yusuf inşallah bu balığın bol olduğu günlere geri döneriz:)
    Sende sağ ol Kayhan keyif aldıysan ne mutlu:)
    Ekrem edit için bir şeyler yapayım dedim,ya çorba oldu yada arap saçı:D
    Kısacası beceremedim,ama şimdi pdf olarak buraya eklemeye çalışıcam:)
     
    ekremy1983 bunu beğendi.