Duyuruyu Kapat
Google Gözat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Lüfere Elveda!!!!

Konu, 'Sohbet' kısmında Arif tarafından paylaşıldı.

  1. Arif

    Arif Aktif Üye

    Yaş:
    47
    Kayıt:
    29 Nisan 2010
    Mesajlar:
    417
    Beğeniler:
    115
    Şehir:
    İzmir
    Sevgili dostlarım..

    Peşinen belirtmekte fayda görüyorum. Aşağıda paylaştığım makale bana ait değildir. Hattı zatında, içinde geçen siyasi kimliklerin açık isimleri dolayısıyla, herhangi bir siyasi görüşü övmek ya da karalamak maksadıyla da paylaşmıyorum. Bu bağlamda, okursanız eğer, okurken objektif ve tarafsız bir gözle değerlendirmenizi rica ediyorum. Kaldı ki forumda "din", "siyaset" ve (milli maçlar hariç) "spor" başlıklı konuların açılmasına izin vermiyoruz.

    Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu durumuna düşmemek için, baştan bu hassasiyetimi bir kez daha belirtiyorum.

    Olay sadece bir durum tespiti olup, "bilgilenme" anlamında paylaşıma açılmıştır. Yapacağımız yorumlarda ve katkılarda, lütfen işi "parti", "lider", "zümre", "kamp", "kutup" v.s. zemine indirgemeden, ciğerimize saplanan en önemli konulardan birinin karşısında, deklanşöre basılmış ve karşımıza konmuş bir fotoğraf olarak olaya bakmanızı istirham ediyorum.

    Makalenin birinci bölümü her ne kadar karasal tarım ve hayvancılığımızla ilgili olup, amatör balık avı ve avcılığı ile uzak gibi görünse de, fotoğrafın bütünündeki kompozisyonu kaçırmamak adına tamamını paylaşıyorum. Özellikle ikinci bölüm, hepimizi çok yakından ilgilendirmekte, bizim ve benzer platformlarda yıllarca bir yerlerimizi yırtarcasına feryat figan etmemize rağmen, güzel ülkemde gidişatın pek te hayırlara vesile olmayacağını maalesef bir kez daha gözler önüne sermesi açısından önem arzetmektedir.

    Engin muhabbetinize ve anlayışınıza sığınarak, buyrun buradan yakın:

    ________________________________________________________________

    ANKARA BİZİ AÇ BIRAKMAYA KARAR VERDİ

    Ankara, artık buna hükümet mi demek istersiniz, Başbakan Erdoğan mı, yoksa topu tutar Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'na, Mehdi Eker'e mi atarsınız, hatta bunca zamandır gayretimizi seyredip gene de böyle bir tebliğin hazırlanmasında bir fiil çalışan ve dönüp de bir bilgi notu paylaşmayan Koruma Kontrol Dairesi bürokratlarına mı ilenirsiniz, size kalmış, ama Ankara bizi aç koymaya karar verdi, bilesiniz.

    GIDA GÜVENLİĞİ

    Hatırlayacaksınız, GDO'lara ilişkin yönetmeliğin yayınlandığı 26 Ekim'i takiben Tarım Bakanı Eker çıkmış, herkesi yok yere hükümeti suçlamakla eleştirmişti. Yetmemiş, yayınlanan yönetmeliğin GDO'ları yasaklamak için düzenlendiğine getirerek lafı "Ben GDO'lu ürün yemem" diye de beyanatlar vermişti. Gerçi Eker tam da bu cümleleri sarf ederken Birleşmiş Milletler'in Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun Gıda Güvenliği toplantısı için İtalya'ya giden Başbakan Erdoğan, havaalanındaki gazetecilere, İtalyan başbakanı Berlusconi ile GDO konusunu görüşeceği bilgisini veriyordu ama!

    Çatısı altında birleşmekten onur duyduğumuz GDO'ya hayır platformu hemen endişelerini ve eleştirilerini açıkladı. Ekoloji Kolektifi davalar açtı, Türk Tabipler Birliği takipçisi oldu, Ziraat Mühendisleri Odası beyanat üzerine beyanat verdi, bizim de “yemiyorsak sebebi var” kampanyası ile desteklediğimiz süreçte konuyu gündemde tutmak adına kimse gayretini esirgemedi.


    Yönetmeliğin çıkmasını takip eden ilk üç ayda "ithal edilen mısır miktarı 4 kat, soya ise 18 kat arttı" diyen Ziraat Mühendisleri Odası Günaydın'ın sadece bu iddiası bile, söz konusu yasa tasarısının yararımıza olup olmadığına ilişkin endişeleri kuvvetlendirici nitelikteydi; ancak, her türlü eleştiri ve hatta suçlamalara rağmen, Meclis, gözümüzün içine baka baka 18 Mart tarihinde Biyogüvenlik Kanunu’nu kabul etti ve GDO’lar yürütmeye girdi.

    1 Temmuz günü ise tüm gazeteler şuursuzcasına müjdelediler: "Bugün Avrupa'da Türk günü!"

    İspanya, hem de Avrupa Birliği dönem başkanlığının son gününde, altı saat gibi rekor bir hızla Türkiye ile AB arasında "Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı" faslını müzakerelere açmıştı!

    Yaşasın!


    18 Mart tarihli bu Biyogüvenlik Kanunu, hükümet tarafından AB uyum süreciyle de ilişkilendirilerek ve aslında GDO’yu Türkiye’ye sokmamak için hazırlandığı iddiasıyla savunuldu, bugüne kadar. Ama bugün Ağustos'un tahammülsüz sıcaklarının altında biliyoruz ki, doğru değil, GDO'ların yasaklanması değil, yönetilmesidir söz konusu olan.

    Zira bugüne dek 4 kez toplanan ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan 4, Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan 2, Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile Dış Ticaret Bakanlığı'ndan da 1'er üye ile, toplam 9 üyeden oluşmuş Biyogüvenlik Kurulu, kanunun ifade ettiği parametreler dahilinde toplam 30 GDO'lu ürünün bizler tarafından tüketilmesinde hiç, ama hiç bir sakınca olmadığını karara bağladı bile! Bebeklere yedirilmesi yasak, analarına ise mübah bu ürünler arasında izinleri 10 yıllık olan ve bilgi sahibi tüketicinin GDO orucundayım deyip kaçındığı mısır, soya, kanolanın yanı sıra şekerpancarı, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve maya da var artık!

    SABAH ÇAYINIZA ŞEKER KOYARKEN BİLE SIKI BİR TEHDİT ALTINDASINIZ!

    Ankara, diyorum ya kimi seçerseniz seçin işin mucidi ya da uygulayıcısı olarak ve ister bu hükümet olsun ister Batının refahını yakalama yarışında bize yön veren tüm hükümetler olsun ileneceğiniz, Ankara, bize sağlam bir kazık attı: zira gazozun içindeki mısır şurubu ya da paketli abur cuburun katkısındaki soya değil sadece, sabah çayımıza kattığımız şekerin üzerinde memleketimin fabrikasının adı dahi olsa, asla nereden geldiğini bilemeyeceğiz!
    GDO'ya hayır platformu'nun taşıyıcı kişiliklerinden Prof. Dr. Kenan Demirkol "GDO bu ülkeye ihanettir" derken, Müslüman kimliği ile dikkat çeken Gıda Güvenliği Hareketi'nin de "Tarım Bakanı'na güvenmiyoruz" diyerek buluştuğu günler bunlar.

    Ama ne gam!

    ANKARA GÖZDEN ÇIKARTMIŞ BİZİ BİR KERE!

    GDO'lar böyle de ithal edilip durulan et meselesinde durum başka mı?
    Herkes biliyor, et fiyatlarının yükselmesi ile ithalattan nasiplenenin aynı üç-dört firma olduğunu. Herkes biliyor, bir kere denilip başladığında ithalatın, artık kurulu düzen gibi bir vazgeçilmez olacağını! İster Ankara deyin ve ister geçmiş 40 yılın tüm tarım politikalarının uygulayıcılarına verip veriştirin, ister tarafgirlik yapın ve şu son ithalat kararına bakıp bu hükümetin memleketi sattığını söyleyin, hepsi bir gelir: zira herkes biliyor son 40 yılda nüfusumuz 2 katına çıkarken küçükbaş hayvan sayımız 5'de 1'e düştü zaten. İthalat son darbe, o kadar. Ne hayvan kaldı, bakacak olursak ne de hayvancılıktan geçimini sağlayan Ankara’nın umurunda.

    Et meselesinde böyle de, denizlerimizde durum nasıl derseniz:

    daha da vahim!

    Balıkçısı 100 milyon lira borç batağında ama gel gör ki üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke Türkiye ve Ankara, Cumhuriyet'in kurulduğu ilk üç yıl haricinde denizlere ve balıkçılığa hadi geçtim bakanlıktan bir daire bile tahsis etmemiş. Balıkçılarımız ve denizlerden gelen kaynaklarımız Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ile Orman Bakanlığı arasında at ve tut oyunu çerçevesinde değerlendirilmiş hep. Bugünün Tarım Bakanı Mehdi Eker'in "balıkçının yanındayım" diye poz verdiği Nisan ayında, kılık kıyafet tam, ağları arasında hemen yanında poz verenlerin ve bu fotoğraf çekiminin akabinde alınan Ege uluslararası sularının avlanmaya açılması kararından bizzat nasiplenenlerin kim olduğunu balıkçı camiasında herkes biliyor! Su Ürünleri Kooperatif başkanları "bu karar gebe koyunu kesmektir" diyor ve haberi gazetelerden hepimiz okuyoruz. Tüm bunlar bizim "İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın!" diye kampanya başlattığımız zamana denk geliyor, üstelik.


    Boşuna değil, besbelli, Ankara'ya onca gidip gelmemize, Tarım Bakanlığı'nda kahve üstüne kahve içmişliğimize rağmen bir kez olsun Tarım Bakanı'nın bu kampanyanın sözcüsü biz vatandaşı huzuruna kabul etmeyişi!
    Bakın, lüfer kampanyasında ne diyorduk: balıkçılığın anayasası sirkülerde lüferin avlanma boyu olarak geçen 14 cm, aslında henüz bir kez bile yumurtlamamış lüfer yavrusunun, yani çinekopun boyudur. Kuzuları kese kese koyun bırakmayacak olmak kadar basit, bu gidişatın sonunu görmek zor değil.
    Sirkülerin bugünkü haliyle bizler çinekop ve sarıkanat avlamaktan, döl verebilecek ve türünü devam ettirebilecek lüfere fırsat dahi tanımıyoruz. Bu nedenledir ki akademisyenlerimiz son üç yıldır feryat ediyorlar: lüferin soyu yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

    Tarım Bakanlığı'na bağlı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Su Ürünleri Daire Başkanlığına gittik, haklısınız, diyor yetkililer. İstanbul İl Tarım'dan yetkililere gidiyoruz haklısınız diyorlar toplantılarda. Akademisyenler, su ürünleri kooperatif başkanları, kooperatiflerin bağlı olduğu birlik başkanları ve birliklerin bağlı olduğu merkez birlik haklısınız diyor, bir ağızdan, 14 cm yanlış bir boy ve biz Ankara'ya gidip geliyoruz, Tarım Bakanı Eker bizi kabul etse de şu sirkülerdeki 14 cm'i 21 cm gibi ahlaklı ve adil bir boya taşısak diye... ama hayır!
    Ankara karar verdi mi, Ankara uygular.

    10 Temmuz'da kimselere sormadan, balıkçıyı olsun masaya çağırmadan Tarım Bakanlığı bir tebliğ yayınladı ve balıkların sirkülerdeki boyunu tespit için nasıl ölçülmeleri gerektiğini tarif etti:


    Lüferin ağzı kapalı iken alt çenesinin ön ucu ile kuyruk yüzgecinin en ucu arasındaki ölçülebilir mesafeye bakılacak!
    Bu koşullarda sirkülerin 14 cm avlanma alt limiti tarif ettiği lüfere baktığımızda, artık çinekop dahi olmamış defne yaprağının tutulmasına yasal zemin hazırlandığı ortaya çıkıyor.

    İyi mi?

    Kim kazanacak, bu yeni tebliğden? Ben değil, siz değil, denizlerimiz ve doğal kaynaklarımız hele hiç değil!
    Ankara, peki, kimin hizmetinde? Ve bakın, buğdaya, domatese, süte ve daha nicelerine dokunmadım. HES bağlantısından bahsetmedim bile. Kısa yaz, diyorlar, “okunmaz!” Okuyanlar da “seni burjuva kıyafetinle yargılarlar, laf sokuşturmaktan dediğini duymazlar” diyorlar.

    Ben yazıyorum.

    Okuyun, diyeceğim, size de.

    Okuyun.

    Dostlarım,
    Kesin ve net olan tek şey Ankara'nın son 40 yıllık tarım, hayvancılık ve denizlerimize dair politikalarında tek bir niyetinin olduğu: yok etmek! İster bu durumu AKP hükümetine yükleyin, ister benim gibi Coca Cola'nın 1109. fabrikasının İstanbul'da açıldığı 1964'de ve Biyogüvenlik Kanunu'na sebep Cartegena Protokolü'nün imzası esnasında iktidarda CHP'nin olduğunu hatırlayarak “ha AKP, ha CHP, mesele bir Ankara meselesi”dir dersiniz, ama neticede yok olan kaynaklarımızla beraber bizlerin de yok olacağını unutmamamız gerek.

    Teyzemin sevdiğim bir lafı var "Yeryüzünden silinmemiz gerekiyorsa silinelim ama haysiyetimizi koruyarak, zerafetle ve yitirmeden mizah duygumuzu külliyen." Dolayısıyla derim ki, öfkelenmekle yetinmeyin: aldığınız her şeyin içeriğini okuyun, ne kadar zor olursa olsun çocuklarınıza ucuzunu değil, paranızı hak edeni almayı öğretin. Et zaten pahalı, bak bu ucuzmuş deyip tongaya basmayın, yerli Boz sığır etinin peşine düşün. Var, yok değil. Ayvacık'ta Boz ırk yerli sığır üreten 8 köyün birliğinden oluşan kooperatifimiz var. Ucuz olmayabilir ama hiç değilse paranız bir spekülatöre kar değil memleketin köylüsüne kazanç olarak gidecek. Lüferin 24 cm'den küçüğüne tanesi 1 liradan çinekop olsa para vermeyin, almayın, aldırmayın, çocuklarınız da Boğaz'ın balığını olta sallayıp yiyebilsinler, Norveç'ten ithal edilmiş uskumruyu değil.Bir de tabii, kanaatimce oy peşinde söylenen yalanlara da kanmayın. Son 40 yılı hatırlayın. Ankara'nın bir master planı olduğuna uyanın. Gelen, gidenin bıraktığı işi tamamlıyor Ankara'da. Kimi daha hızlı, kimi daha yavaş, ama o kadar.

    Biz bir başımızayız!

    Yalnız!

    Defne Koryürek
    Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar kurucu lideri, aşçı
     
  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. Arif

    Arif Aktif Üye

    Yaş:
    47
    Kayıt:
    29 Nisan 2010
    Mesajlar:
    417
    Beğeniler:
    115
    Şehir:
    İzmir
    Bu arada, ne dersiniz, 24 cm. kuralını gönüllü olarak uygulamaya?
     
  4. agartan

    agartan Moderatör Yönetici

    Yaş:
    51
    Kayıt:
    30 Nisan 2010
    Mesajlar:
    18.740
    Beğeniler:
    5.739
    Şehir:
    İstanbul
    Ben pazar günü 1 tane lüfer gördüm.
    Oltayla yakalanıp, akvaryuma konmuş.
    Soyu tükendiği külliyen yalan yani. :(

    (Artık ciddi yazmayı bıraktım. Nasılsa kemdimiz çalıp, kendimiz oynuyoruz. :( )
     
  5. Ümit

    Ümit Aktif Üye

    Yaş:
    39
    Kayıt:
    30 Nisan 2010
    Mesajlar:
    608
    Beğeniler:
    56
    Şehir:
    İstanbul ve Silivri
    24 cm kuralını uygulamaya tabiki evet derim,

    Ancak cahil olan toplumumuzu bohçacı olan zihniyetten, çok balık tuttum, ve yasal boyutlara uymayan av zihniyetinden çekip almamız lazım,

    "Karadeniz seyahatimde, katıldığım muhabbet esnasında, benim o gün derede balık avlamaya çalıştığım, ama tutamadığım yerde, yüzlerce alabalığın tırıvırı ile bir kaç gün önce heba edildiğini kendi ağzı ile itiraf eden kişiler oldu, anlattım durumu tırıvırı illetinin yasak olduğunu yavru, büyük küçük demeden balıkların kökünü kazıdığını ve kullanmanın hukuken suç olduğunu ama maalesef ki cahillik, bilmişlik o kadar öndeki kime anlatıyorsun kime söylüyorsun, aldığım cevaplar yanında sinir krizi geçirmemek elde değil"

    Öncelikle ilgili kurumların bu konuya duyarlı olması lazım, sesimizin gittiği yere kadar ulaştırmamız lazım.
     
  6. celiközden

    celiközden Aktif Üye

    Yaş:
    51
    Kayıt:
    30 Nisan 2010
    Mesajlar:
    262
    Beğeniler:
    7
    Şehir:
    İzmir
    benimde hatırlatmak istediğim tırıvırının yanında dere gibi akar sularda balık otu sönmemiş kireç ile en ufağından en büyüğüne kadar deredeki bütün balıklar telef ediliyor ayrıca bunun yanında ufak büyük demeden balıkları ürkütüp taşların altına kovalayıp balyoz ile şoka sokup avlıyorlar
     
  7. onder

    onder Aktif Üye

    Yaş:
    38
    Kayıt:
    1 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    785
    Beğeniler:
    93
    Ben de bu konuda Şeref ağabeye katılıyorum. Ne yaparsak yapalım yine kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Aslında yapılması gereken çok şeyler var diyip, bende de olduğu gibi rahat koltuklarımızda oturup, öyle değil, böyle olması lazım diyerek ahkam kesiyoruz. Hiç kimse elini uzatıp da taşın altına sokayım diyemiyor. Avrupa birliğine gireceğiz diyerek, hala onların en az yirmi yıl gerisinden gidiyoruz. Her müslümanım diyen, öldürdüğü o canlının da yaşama hakkı, hatta ve hatta sadece Allahın kulu olduğu için sevmemiz gerektiğini unutup, tabiri caizse hunharca katlederek, kökünü tamamen kurutuyor, acaba hiç açıp bir kere bile okumuş mu Kendine inen kutsal kitabı? Orada görmüş mü Rum suresi 41. ayeti? İnanmayan açsın diyanet işlerinin internet sayfasını kuran'ı okusun. Kaldı ki kurban edeceğiniz hayvana bile sevgiyle yaklaşın diyen bir dine mensup çoğumuz. Bu gün şuursuzca bütün foseptiklerimizi akıttığımız, dereler, göller ve denizlerin belki ilerde içilebilir tek su kaynağımız olacağını hiç mi akıl edemiyoruz? Sanki bundan başka gidilecek bir dünya varmışçasına yaptığımız bu hareket ve doğaya hakaretin bedelini az bile ödüyoruz bence. Ne mutlu ki Dünya bizim yaptığımız onca ağır tahribata rağmen hala bir şekilde ayakta kalmayı becerebiliyor. Vay ki benim torunlarımın haline.
     
  8. soner Yılmaz

    soner Yılmaz Aktif Üye

    Kayıt:
    28 Ağustos 2010
    Mesajlar:
    126
    Beğeniler:
    1
    Şehir:
    Hatay
    Arif bey paylaştığınız yazının sahibi (galiba hanımefendi) bu ve benzer konularda bilgili ve duyarlı olduğu anlaşılıyor. Birazda aynayı kendi yüzümüze tutsak diyorum... bu tip açılan konulara hiç görüş bildirmeyen üyeler vardır dikkatinizi çektimi. O üyelerin bazılarının dört tane baklava diliminin sığdığı tatlı tabağına beş tane çinekop'u koyarak resmini çektiği ve buradan paylaştığı av raporu gördüm ben. Görmez olaydım diyeceğim başka bir konu ise bu raporlara gelen onlarca tebrik mesajı. Benim önerim, limit altı avlanmış veya burada dile getirdiğiniz vicdani ölçünün altındaki av raporlarını silin yazanıda üyelikten çıkartın.
    Belki çok radikal gelebilir ama birilerinin bir şey yapması lazım. Bütün forumlarda yapılan yaygaradan öteye gitmek lazım.
    Saygılarımla
     
  9. Arif

    Arif Aktif Üye

    Yaş:
    47
    Kayıt:
    29 Nisan 2010
    Mesajlar:
    417
    Beğeniler:
    115
    Şehir:
    İzmir
    Soner Bey selamlar...

    Bu konu dün gece geç saatlerde açıldı, şu dakika itibariyle 146 görüntülenme, 6 cevap, cevaplardan bir tanesi de benim, yani 5 kişi bu konuda fikir beyan edebilmiş.

    Fikir beyan edebilmiş derken, olmasını arzuladığımız, mücadele edilmesi gerektiğine inanılan bir realitenin farkılandalığına temas edenler olmuş. 5 kişi..

    Özeleştiri yapalım biraz..

    Dün gece bu konuyu açtığımda, belli aralıklarla konuyu takip ettim. Kâh bir kişi, kâh altı kişi aynı anda görüntüledi.. Görüntüleme sayısını da özellikle takip ettim. Dakika geçmeden onlarca görüntülenme oldu. Oysa ki, yazının girizgahının okunması bile bir-iki dakika sürmesi, devamının idrak edilerek okunması en az 3-5 dakika sürmesi gerekirken, bundan çok daha kısa zamanda onlarca görüntülenme sayısına ulaştı.

    Buradan çıkardığım sonuç şu:

    Bu camiada, özellikle fotoğraflı av raporu koymazsan, onu da takım taklavatla süslemezsen, biraz da "sallamazsan", kimsenin (bu kelimenin içini doldururken biraz seçici davransam mı acaba diye bir an düşündüm ama, kendimi de potaya dahil ederek vazgeçtim) yazılana çizilene, mücadeleye, savaşa, geleceğe, gelecek nesillere dair ciddi bir kaygı taşımadığını görüyorum.

    Bu gün olsun, benim olsun, 3-5 tane olsun, boyu posu ne olursa olsun, fotoğrafım olsun, raporum olsun, egom tatmin olsun, tebriğim olsun, bana sorulan sorular olsun, sağda solda hava atacağım bir internet sitesi (forum) üyeliğim ve sanal birikimim olsun (kopyala yapıştır töntemiyle birine link vermek, saatlerce ve ballandıra ballandıra anlatmaktan çok daha pratik ve kolay bir yoldur) gayesinin, ehemmiyetle ağır bastığını itiraf etmek durumundayım.

    Ne yapmalı sorusu yıllardır bu camiada sorulur durur, cevapları da bellidir, ama hep bir kaç Don Kişot çıkması beklenir, onlar çıkasıya kadar gazlar verilir, çıkan safdiller adım atmaya veya "hadi gaari" demeye başladığında da, dünya bahane literatürünü alt üst edecek çeşitlilikte zenginlikler ortaya dökülür..

    Admini olduğum bu forumda farklı mı oluyor sanki? Samimiyetle itiraf etmeliyim ki "Hayır"..

    Peki bu "Hayır" ın nedeni ne olsa gerek?

    Çok mu karmaşık bir olay, çok mu sosyalojik, çok mu ekonomik?

    Denizlerimizi ve amatör veya profesyonel anlamda denizlerimize ve balık stoklarımıza yaklaşımımıza baktığımızda, ayna gibi karşımızda duruyor aslında.. Ana konuda devletin karasal tarım ve hayvancılığımızla deniz stoklarımıza yaklaşımı zaten özetlenmişti. Bizim burada yaptığımız vatandaş/birey olarak özeleştiri.. Devleti ve bireyleri üstüste koyarsak eğer, hiç kimsenin, bu hazinenin üstüne titrediği, kılını kıprdattığı, kendisi için veya gelecek nesiller adına en ufak bir eylemlilik kararlılığında olduğu maalesef ki söylenemez...

    (Bu bölümün sonu.. Birazdan vakit bulursam devam edeceğim..)
     
  10. Arif

    Arif Aktif Üye

    Yaş:
    47
    Kayıt:
    29 Nisan 2010
    Mesajlar:
    417
    Beğeniler:
    115
    Şehir:
    İzmir
    Evet, devam edelim, özeleştiriye..

    Hepiniz biliyorsunuzdur, bir önceki forumumuzda, dernekleşeceğiz, Ankara’ya baskılarımız olacak, bu sirkülerleri değiştirmek adına adımlar atacağız, mücadeleler vereceğiz dedik, bunu yıllardır sadece biz söylemedik, bu sanal alemde forumlaşmış, belli bir üye sayısına ulaşmış her güruh aynı feryatlar ve çığlıkları seslendirdi. Peki ne gördük bu güne kadar, ne oldu, ne başarabildik, ne kazanabildik?

    Acı ama maalesef gerçektir ki, “Koskocaman bir Hiç.” Bazı sebeplerini yukarıda paylaştım. Literatüre girecek bahaneler uydurma konusundaki maharetlerimizi.. Kaldı ki bizler, yani toplumu oluşturan bireyler, bırakın balıklarımızı, denizlerimizi korumayı, evimize girilmesine, mahremlerimizin çarşaf çarşaf deşifre edilmesine, haklarımızın yenmesine, gasp edilmesine, topraklarımızın ve doğal kaynaklarımızın talan edilmesine, hadi biraz daha derin, biraz daha sert olsun, kimliğimize ve bütünlüğümüze karşı yürütülen programlı ve planlı eylemlere bile (görerek, bilerek veya bilmeyerek) kafamızı öteye çevirip, “bu günü” kurtarmanın derdinde değil miydik? Bunu olağan toplumsal yaşantımız için de söyleyebiliriz, hobimiz olan balık avı için de..

    Bir dernekleşme çabası olsa, yıllık üyelik aidatı 20.-TL dense, bu camianın içinde olan kalabalığın en az %80-90’ı; “Vay, parayı götürecekler, adamlar ne uyanık, dernek mernek adı altında saltanatlarını kuracaklar!” diye düşünmedi mi, düşünmediniz mi, düşünmedik mi? Her birimizin takım çantalarında sayısı belirsiz rapalalar yok mu? Bir tanesinin eder fiyatı herkesçe malum, neredeyse her birimizin onlarca rapalası, jigi, v.s. yok mu? Böyle düşünmek yerine, bir tanesini ilişkene taktırdım, misinam koptu denizde kaldı, canım sağolsun yenisini alırım düşüncesiyle, bir tanesinin eder fiyatını fedakarlık edip böyle bir oluşum için gözü kapalı vermeye razı olduk mu? “Kocaman bir Hayır.”

    Hep art niyet aradık, hep fesatlandık, hep mücadeleden (fedakarlıktan) korktuk, hep ve her zaman kurşunu kendi ayağımıza sıktık. Ayağımıza diyorum, bir ayağımız şimdilik kurşun yarası almamış olsa da, topal aksak devam ediyor olsak ta, şarjörün dolu, horozun kurulu olduğunu da göz önünde bulundurursak, diğer ayağımıza da kurşunu yemeye az kaldı demektir. İki ayağından kendi kurşunu ile vurulmuş (amatör veya profesyonel) balıkçının koltuk değnekleri de ne olur biliyor musunuz?

    “Üç tarafı denizle çevrili ülkemde, İTHAL BALIK olur.”

    Bir tek önümüzde açılmış mendilimiz eksik kaldı, yakında o mendilin üzerinde kendi hamsimizi, lüferimizi de göreceğiz sanırım, birilerinin sadakası (dayatması veya fahiş fiyatla bize satması) olarak..

    Tüm balıkçı camiasına, kurşunlanmamış ayaklarının düz basması temennilerimle..

    Üzüntü, hüzün ve gelecek korkusu dolu benliğimden, derin saygılarımla…
     
  11. soner Yılmaz

    soner Yılmaz Aktif Üye

    Kayıt:
    28 Ağustos 2010
    Mesajlar:
    126
    Beğeniler:
    1
    Şehir:
    Hatay
    Yukarıda çıkardığınız özette görülüyorki konuyu ne kadar iyi bilsekte yapabileceklerimiz cülmümüz kadar. Ama olsun en azından yönetici olarak idare ettiğiniz bu yerde duruşunuz
    yeni başlayanlara örnek, eskilerin iflah olmaz hırs damarlarına gem olur inşAllah. Yukarıda yazdıklarınızın bir cümlesine bile katılmıyorum diyemem. Konuya ilk yazdığım mesajın bir sataşma olrak algılanmasını istemem. Doğru algılandığımı düşünerek iyi akşamlar diyorum.