Duyuruyu Kapat
Google Gözat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Tarihimizden İLginç Bilgiler

Konu, 'Sohbet' kısmında lost_zombie tarafından paylaşıldı.

  1. lost_zombie

    lost_zombie Daimi Üye

    Yaş:
    49
    Kayıt:
    3 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    1.486
    Beğeniler:
    91
    Şehir:
    İSTANBUL
    Geçmişimizi bilmeden geleceğe bakmak pekte mümkün değildir biliriz,
    Tarihimize bir bakınca ilginç gelen olaylarla dolu olduğunu görürüz bu olaylardan bir kaçını internetten derledim.

    Tarihimizden İlginç bilgiler

    Nereden nereye...

    Onuncu Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman (1495-1566) döneminde Sivas vilayetimizin bütçesi 20 milyon altındı. Buna karşılık yine aynı dönemde Fransa Birleşik krallığı'nın bütçesinin 4 milyon altın ve Birleşik İngiltere Krallığı'nın bütçesinin 3,5 milyon altındı.
    Osmanlıların ilk Bizanslı gelini
    Orhan Gazi'nin üçüncü şehzadesi Halil İbrahim'in eşi Prenses İrini, on beş yaşında iken, Osmanlıların ilk gelini olmuştu. Düğünleri İznik'te yapıldı. Bu Türklerin Bizanslılarla kurduğu ilk akrabalıktır.

    Kalkan delen padişah
    Mir Zarif isminde bir Hint elçisinin IV. Murat'a getirdiği hediyeler arasında fil kulağından yapılmış ve üzerine gergedan postu kaplanmış ok işlemez bir kalkan vardı. Sultan Murat bu kalkana bir ok attı, ok kalkanı deldi ve padişah bu kalkanı, içine 500 altın koyarak elçi ile geri gönderdi.

    Nereden nereye...
    Birinci Dünya savaşı'ndan bir hafta önce, 1914 yılında bir Türk lirasının karşılığı 3,7 dolar ve 18,45 marka tekabül ediyordu, şimdi ise neye tekabül ediyor.

    ''Ramazan geldi hoşgeldi,
    Baklava tepsisi boş geldi''

    Çocukların ramazanlarda eğlence olsun diye tekrarladıkları bu tekerleme, Osmanlı padişahları için hayati bir önem taşıyordu. Çünkü, ramazanlarda saray tarafından her 10 yeniçeriye bir tepsi baklava hazırlanırdı. Her tepsi için iki yeniçeri gelir ve gümüş tepsiler içindeki baklavaları Yeniçeri oçağına götürürdü. Ertesi gün tepsiler üzerine örtülen futalarla saraya geri gönderilirdi.
    Eğer baklava tepsileri ''boş'' gelirse, padişah içinde ramazan ''hoş'' gelirdi. Tepsiler el değmeden gönderilmişse bu Yeniçeri Oçağı'nın yönetimden memnun olmadığını ve tepkisini böyle ifade eylediğini gösteriyordu.

    Ayı postu giyen askerler
    Fatih, Tuna üzerindeki kalelerden birini kuşatmıştı. Kale yedi ay dövüldü. Ordu yürüyüşe gelip yaklaşırken, kaleden bir kaç ayının çıktığını gören Fatih: ''Buradan hırs(ayı) geliyor'' dedi. Gelen ayılar askerleri görüp geri dönmüş, kalenin mağaralarına girmişlerdi. Bir kaç yürekli asker bu ayıların peşinden mağaraya daldı. Meğer sırtlarına ayı postu geçirmiş düşman askeri imişler. Mağaraların içi kaleye geçit veriyordu. Bu geçitleri aşıp kaleyi fethettiler. Kale çevresinin adı ''Hırsova'' kaldı.

    Bana Kaptanpaşa karışır
    Sultan Murat devrinde ayyaş Bekri Mustafa, meyhaneden zilzurna şarhoş çıkmıştı. Devriyeler peşine takılıp kendisini kovalamaya başladılar. Kurtulamayaçağını anlayan ayyaş Bekri Mustafa, kendini kaldırıp havuza attı. Devriyeler havuz kenarına gelip:
    -Haydi çık oradan, dediklerinde Bekri Mustafa;
    - Ben karada değil, deryadayım. Bana kaptanpaşa karışır, diye cevap verdi.

    Osmanlı korkusu

    1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde Osmanlı akıncılarını gözlemesi ve akıncıları görünce çan çalarak haber vermesi için bir memuriyet kuruldu.
    Bu memuriyet Viyana Belediye Meclisi'nce:
    ''Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından böyle bir memuriyete gerek yoktur.'' denilerek ancak 1956 yılında (tam 422 yıl sonra) iptal edilmişti.

    Lenin ve emanete hıyanet

    Milli Mücadele yıllarında Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Feyzullah Hoca'nın gayretleriyle halktan Türkiye'ye gönderilmez üzere 100 milyon altın rüble toplandı.
    Bu para Türkiye'ye ulaştırmak üzere Lenin'e teslim edildi. Fakat Lenin bu paranın sadece 11 milyon altın rublelik bir kısmını Anadolu'ya gönderip kalanını iç etti.

    Bu da ilk kazamız

    Tarihimizdeki ilk trafik kazası 1912 yılında bugünkü Şişli Cami önünde olmuştu. Kaza İtalyan Elçiliği'nin söförü tarafından yapılmıştı. Bir Arnavut vatandaşına çarparak yaralamıştı. Kazayı yaptıktan sonra kaçan şoför Pangaltı'da arabası ile polisler tarafından yakalanmıştı.

    Osmanlı Tokadı nereden gelir?
    Osmanlı zamanında ordu çeşitli birliklerden oluşurmuş. O birliklerden biri de Tokatçı gurubu imiş. Tokatçı denilen askerler devrişmelerden oluşur ve gayet iri yapılı, iri elli kişilermiş.
    Bunların özel çalışma salonları varmış. Salonlarında mermerden yapılı büyükçe kolonlar varmış.
    Tokatçılar bu mermer kolonlarını tokatlıyarak ellerini daha da geliştirirlermiş.Savaş sırasında ordunun en arkasında bulunur, savaşın sonlarına doğru hızla savaş alanına girer ve bitkin olan düşman askerlerini tek tokat darbesiyle yerle bir ederlermiş.
    Tokat attıkları kişinin yüzünü içeri çökertir ve beyin kanaması geçirmesine sebep olarak öldürürlermiş.
    Nam-ı diğer Osmanlı tokadı işte buradan geliyormuş...

    Namazını cemaatle kılmıyorsun!
    Yıldırım Beyazıt Han'ın bir mahkemede şahitlik yapması gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önüne bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemseddin Fenari, dik dik padişahı süzdükten sonra şu hükmü verdi:
    -Senin şahitliğin geçersiz. Zira sen, namazlarını cemaatla kılmıyorsun. Elinde imkân olduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik de edebilir demektir. Herkes Yıldırım Beyazit'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanı başına bir cami yaptırdı ve namazlarını cemaatla kılmaya başladı.

    Sigorta şirketinin levhaları
    Eski Türk evlerinin dış duvarında ''Ya Hafız'' levhaları (Allah korusun) asılırdı. İngiliz büyükelçisi böyle bir levhayı görünce Keçecizade Fuat Paşa'ya:
    -Bunlar nedir? diye sordu.
    Fuat Paşa da tam İngiliz'in anlayacağı bir şekilde şu cevabı vermiş:
    -O gördükleriniz, Osmanlı Sigorta Sirketi'nin levhalarıdır.

    İlk Boğaz köprüsü projesi

    Asya ilke Avrupa'yı birbirine bağlama düşüncesinin ilk olarak bundan bir asır önce (1900, dahi padişah II. Abdülhamit tarafından ortaya atılıp projelendirilmişti. Avrupa'nın güney, güneybatı ve merkezindeki demiryollarını bu Boğaz Köprüsü ile Bağdat demiryoluna bağlamayı düşünen Abdülhamit Han, F.Arnodin isimli bir Fransız'a hazırlattığı bu dev köprüye ait projede, minareler, kubbeler kuleler ve askeri savunmayı temin edecek toplar yer alıyordu. Yine Abdülhamit Han, bu köprüyle bağlantılı olarak oldukça ileri görüşlü bir bakış açısıyla çevre yolar projesi çizdirmişti.

    Buyruğu dinlemeyenin boynu gider

    Fatih Sultan Mehmet, İstanbul alınırken askerlerine cana, mala, ırza saldırmayı yasaklamıştı. İmparator Kostantin, adamlarıyla birlikte, bir gemiye binip kaçmak için gizli geçitlerde ilerlediği sırada, kılık değiştirip yeniçeriler arasında şehre sızan bir Azab grubuna rastladı. Kılıç kılıca, kıran kırana bir boğuşma oldu. İmparator, üzerine at sürdüğü bie Azab tarafından, can havliyle, başı uçurularak öldürüldü. Bunun üzerine Fatih'in buyruğunu dinlemeyen Azab'ın boynu uçuruldu. Bir şöylentiye göre, ikisi de, karşılıklı olarak, Vefa'da bir yere gömüldü.

    O kayığı kullanmaktan vazgeçin, ben de arabadan...
    Ahmet Vefik Paşa, Sutan Abdülaziz Han devrinde Osmanlı Devleti'nin Paris Büyükelçisidir. Fransa İmparatoru III. Napoleon'un saltanat arabasının eşiniyaptırır ve Paris'te onunla dolaşır.
    Fakat ortalık altüst olur. Arabayı görenler, ''İmparator geliyor'' diye elleri ayaklarına dolanır. Durumu kendisine anlatmaya cesaret edemezler, fakat İmparatora bildirirler. Saraydan, kendisine, nezaket icabı olarak bu arabayı kullanmaması rica edilir. Paşa cevabında:
    -Derhal!... Kullanmaktan hemen vazgeçerim. Ama bir şartım var. İstanbul'daki Fransız Büyükelçisi, Boğaziçi'nde gezinti yapmak için Padişahımızın kayığının eşini yaptırmış, onunla caka satarmış. Sefiriniz o kayığı kullanmaktan vazgeçsin, ben de bu arabaya binmeyeyim!
    Bunun üzerine İstanbul'daki Fransız sefiri bu nezaketsiz hareketinden hemen vazgeçer, Paşa da arabayı sefaretin ahırına çektirir.

    Hünerli Sultanlar
    Osmanlı hükümdarlarının sanatkâr ruha sahip olduklarını,pek çoğunun şiirle yakından ilğilendiklerini, dolayısıyla sanatkârları koruyup kolladıklarını hepimiz biliriz. Ama onların bir de zanaatkâr yanları vardır ki, buna daha şehzadelik yıllarından itibaren aldıkları eğitime ve yanlarında bulundurdukları ustalara borçlular.

    İşte onlardan bir kaçı:

    Sultan II. Selim, kitap okurken satırları takip etmeye yarayan altın hilaller imal eder, bunların kuyruk kısımlarına da yalnızca kendine has bir form geliştirerek kıymetli taşlar yerleştirir, bu konuda kuyumcular kadar zarif işçilik çıkarırmış.

    Sultan III. Mehmet'in üstün bir kaşık ustası olduğu ve hatta bazı kaşıklarının saplarını inci, mercan, yakut vs. taşlar ile süsleyerek hakkak esnafı arasında taktirle anıldığı bilinmektedir.

    On dört yaşında tahta geçen Sultan I. Ahmet, Çerkeş kamçılarını işlemekte pek mahir olup, bunları teveccühünü kazanan devlelûlara hediye etmekle ünlüdür.

    Sultan II. Osman (Genç Osman) daha küçüklüğünden itibaren saraçlığa ilgi duymuş ve kendi bindiği atların eğerlerini çok zaman kendisi imal etmiştir.

    Sultan III. Selim'in mahir bir silah ustası olduğu, halen müzelerde yer alan mükemmel kaval tüfeklerden anlaşılmaktadır. Sultan bir tüfeğin gez ve arpaçıklarını o kadar ince hesaplarla yaparmış ki, atılan kurşunların hedeften şaşması pek nadirattan olurmuş.

    Sultan II. Mahmut, kendisine ''Gavur Padişah'' denilmesine karşın tam bir şarklı gibi sedefkârlığa merak salmış ve bunun için Şam'dan Hamdan Usta isimli bir sanatkâr getirtip boş zamanlarında sedef işlemeçiliği yaparak ömrünü geçirmiştir.

    Sultan Abdüllaziz'in pehlivanlıktaki söhretinin Avrupa saraylarının harem dairelerine kadar kadar uzandığını bilmeyen yoktur. O Türk güreş tarihinin göz ardı edemiyeceği bir pehlivandır ve devrin bütün ünlü pehlivanlarıyla güreş tutmuştur.

    Sultan II. Abdülhamit, Amerika'da(Şikago) dünya sergisine katılıp branşında birincilik alacak derecede usta bir doğramacı ve marangoz imiş. Avusturalyalı bir sanatçının teşviki ile başladığı bu zanaata Tophane Fabrikası'nın ahşap ustalarıyla yarışır, devlet işlerinde alacağı zor kararlar arifesinde, yatıp kalktığı odanın bitişiğindeki atölyeye giderek Yüzbaşı Mehmet Efendi ile yazı masası, konsol, sehpa gibi büro malzemeleri yapar, eli işlerken zihni derin düşünçelere dalarmış.

    Yalancı Şahitliğin Cezası

    Adalete son derece ehemniyet veren Osmanlı, yalancı şahitliği önleyebilmek için bazı tedbirler almıştı. Yalancı Şahadeti tesbit edilen şahış, kadının emriyle muhzırlar(adli polis) tarafından uyuz bir eşeğe bindirilmekle, suçunu bağıran bir tellağın eşliğinde, bulunduğu sehrin caddelerinde dolaştırılıp teşhir edildikten sonra serbest bırakılmaktaydı. Böyle bir şahıs, hayatının sonuna kadar şahitlik etme hakkını kaybetmekteydi.
    Şahadeti devlet güvenliğini ilgilendiren bir mevzuda hapsedilmekte, padişahın şahsını ilgilendiren bir mevzuda ise, idam edilmekteydi.
    Görüldüğü gibi yalancı şahitliğin cezası oldukça ağırdı. Bu cezalar caydırıcı özelliği ile yalancı şahitlerin sayısı azaltılmış, böylece verilen mahkeme kararları güvenilir olmuştu.

    Mekebe ters binmenin hikmeti

    Türk halkının nüktedan hazır cevap zeki bir fıkra kahramanı olarak tanıdığı Nasreddin Hoca'nın aslında medresede ders veren büyük bir müderris(hoca) ve ayrıcada kadı olduğu pek az bilinir. Talebeleri arasında oldukca sevilen Nasreddin Hocanın, ders verdiği medreseden mektebine binip evine giderken dahi talebeleri tarafından yalnız bırakılmayıp yolda kendisine sualler sorulurdu. Hem yol alıp hem de talebelerin sorularına cevap veren Nasreddin Hocanın, sual soran talebelerine arkası dönük olarak cevap vermenin İslami edebe aykırı olacağından dolayı, merkebine ters binip, talebeleri ile yüz yüze gelerek cevap verirdi. Hocanın merkebine ters binmesinin hikmeti bu idi.


    Arnavut'tan tellak olmaz!
    1730 Arnavut Patronu Halil ayaklanmasına kadar İstanbul hamamlarında çalışan tellakların hepsi Arnavut'tu. Olaydan sonra hamamlarda Arnavut tellak çalıştırmak yasaklandı. Yasak, 1918'e kadar sürdü.

    ııı. mehmet, tahta çıkar çıkmaz 19 erkek kardeşini cellâtlara boğdurarak idam ettirmişti. bunların dördü 15–21 yaş arasında gençlerdi. öbürleri sabi, bir kısmı da henüz kundak çocuğu idi.

    osmanlı'da gemilerde korsan gözlemek için maymunlar kullanılırdı. istanbul'da da tersanekapı karşısında bir sıra maymuncu dükkânı vardı.

    tarihimizde kayıtlı en müthiş oburlardan biri, münevver ve inkılapçı ııı. selim'in düşmanlarından aygır imam diye meşhur derviş efendi isminde bir softadır. bir seferinde 40 yumurta üstüne iki okka pastırma doğratıp bir pastırmalı yumurta yemiş, fakat koca lengeri sıyırdıktan az sonra dili ağzına sığmayıp ölmüştü.

    19. yy. vezirlerinden hüsrev paşa, müverrih ata bey'e sünnetlik hediyesi bir zarflı fincan vermişti. sonraları sıkıntıya düşen ata bey bunu sattı, bedeliyle konağını rehinden çıkardı ve on kişilik ailesiyle hacca gidip geldi.

    fatih sultan mehmet'in doğumunda ve cülusunda bir kuyruklu yıldız görünmüştü. istanbul'un fethi üzerine papa bu yıldızı "zındık yıldız" olarak aforoz etmişti. bu yıldızın bilahare halley yıldızı olduğu anlaşıldı. balkan harbi'nde bulgarlar, çatalca'ya geldiğinde halley gene görünmüştü ve o zaman kilise âlimleri "türklerin uğurlu yıldızı göründü. bulgarlar geri dönecekler." demişlerdi ve olaylar da böyle cereyan etti.

    büyük türk mimarı sinan'ın ilk eseri eyüp'te sadrazam ayas paşa'nın açık türbesidir.

    lale devri'nin en namlı lalecisi tabak ata isminde esnaftan fakir bir adamdı. 80 çeşit nefis lale yetiştirmişti ve sarayların bahçelerine soğanlar ondan alınırdı. bu çiçek yüzünden istanbul'un en zengin simalarından biri olmuştu.
    ( laledeki rant ozamandan belliymiş :) )


    16. asrın namlı ok atıcı pehlivanlarından ahmet paşa 75 yaşlarında iken bir gün okçular başına gelip ok ısmarlamıştı. esnaf: "pehlivan, ihtiyarladın, sana ok ne lazım" dediler. o da atını çarşının kapısına sürdü, kapıdaki zincirlere kollarıyla asıldı ve bacaklarını atının karnına sardı, kollarını sıkınca koca atı havaya kaldırarak: "bazumda azıcık kuvvetim var gibi" cevabını verdi.

    1885'te pasteur kuduz aşısını bulduğunda zamanın padişahı sultan ıı. abdülhamid, pasteur'ü davet etmiştir. gelemeyeceğini bildirince, aşıyı öğrenmeleri için paris'e bir heyet yollamış, pasteur'e de '1. dereceden mecidiye nişanı' ile 'aşı hayırhanesi yapması için' 800 lira göndermiştir. pasteur, enstitüsünü 1888 yılında bu para ile kurmuştur.
     
  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. özcan bolat

    özcan bolat Daimi Üye

    Yaş:
    40
    Kayıt:
    2 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    1.024
    Beğeniler:
    66
    Şehir:
    istanbul/ümr
    ilginçmiş emeğine sağlık agabey
     
  4. hızır şeref gültekin

    hızır şeref gültekin Daimi Üye

    Yaş:
    33
    Kayıt:
    17 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    3.985
    Beğeniler:
    365
    Şehir:
    rize
    bir günden önce atasını saymayanlara ders olur nitelikte sahiden :D hele beyazıt ın kıssası çok güzel padişah ın bile şahitliğini kabul etmemiş kadı efendi :D:D:D:D:D:D:D
     
  5. wolf

    wolf Aktif Üye

    Kayıt:
    26 Mart 2012
    Mesajlar:
    136
    Beğeniler:
    25
    çok güzel paylaşım olmuş..teşekkürler.
    Geçmişini unutanın geleceği olmaz
     
  6. Erhan41

    Erhan41 Aktif Üye

    Yaş:
    61
    Kayıt:
    3 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    341
    Beğeniler:
    17
    Şehir:
    İzmit
    Geçmişimizi hatırlattığınız için çok teşekkürler... :)
    Geçmişimizi unutturanlarda yazıklar olsun..! ne diyelim... :mad:
     
  7. murat48

    murat48 Aktif Üye

    Kayıt:
    15 Şubat 2012
    Mesajlar:
    284
    Beğeniler:
    4
    Şehir:
    muğla
    Tarihimizden ders alacağımız fazlası ile konu var. Keşke o günlerde yaşabilseydim veya bugünler o günler gibi olabilseydi.
     
  8. yaserkut

    yaserkut Yeni Üye

    Yaş:
    53
    Kayıt:
    20 Temmuz 2010
    Mesajlar:
    29
    Beğeniler:
    3
    Aslını inkar eden haramzadedir diye boşa söylememiş atalarımız. Dürüstlüğü adaleti ve merhametiyle birlikte zalimlere karşı dikliğiyle de bilinen geçmişimizin gerçeklerini öğrendikçe yok diyecek kadar şaşırıyoruz. Unutmayalımki tarih kitaplarının çoğunluğu yabancılar tarafından yazılarak bizlere empoze edilmiştir. Tarhimize sahip çıkarak öğrenmek ve öğretmek bizlerin borcudur. Geçmişimiz gururla anılacak kadar temizdir. Verdiğiniz bilgiler için teşekkürler.