
1960-70'li yıllarda Karaköy’de balık malzemelerini aldığımız Adalı’nın kesmiş olduğu bir fatura.
O zamanlarda ilk başlayanlar genelde malzemelerini köprü altından alırlardı. İşi öğrendikten sonra daha hesaplı olan Adalı’nın yerini öğrenir, ondan alışveriş ederlerdi. Balık iğnesi olarak Norveç malı Mustad iğneler en iyisiydi. Günümüzdeki malzemelerdeki bolluk, çeşitlilik o zaman yoktu. Kamışlar yaygın olmadığı için hep elle tutardık; köprü üstünde kamış hemen hemen hiç görülmezdi. Köprünün alt katı vardı, balık tutanlar hep burada olurdu; denize daha yakın olduğundan elle tutmak daha kolaydı. El misinalarının da özel bu iş için olanları vardı. Üzerinde kaplumbağa resmi olan, Adalı’nın sattığı Fransız malı misinalardan alırdık. Bu misinalar diğerlerinden pahalı olurdu. Özelliği; elle denizden çekip yerde topladığınızda yerde yayılır ve karışma yapmazdı, tekrar attığınızda da dolanmadan rahatlıkla denize giderdi.
Köprü altında çapari gibi oltaları yapıp satan esnaf ile dost olmanız çok işinize yarardı. Gece köprünün bazı yerlerine halat sallandırırlardı; bu halatı da öyle usturuplu bağlarlardı ki siz balık tutmaya geldiğinizde görmezdiniz ve oltanız ona takılıp kopardı. Gece halatları çekip üzerindeki oltaları toplar, temizler, bir daha satarlardı. Eğer bu esnafla aranız iyiyse gidip “Bugün ilişken nerede?” diye sorduğunuzda yerini size söylerlerdi ve oradan ya olta atmaz ya da dikkatli olurdunuz.
O günlerde balık da böyle değildi; eve kovalarla balıkla gitmeniz mümkün olabiliyordu. Bir gün köprüde palamut akını oldu. Oltacılar anında palamut takımları yapıp satmaya başladılar. Fakat palamutlar büyük olduğu için balığı yukarı alırken patlıyordu. Hemen bu oltacı esnafı elinde kakıçlarla gezmeye başladı. Belli bir ücret karşılığı tuttuğunuz balıkları kakıçlayıp köprü üzerine alıyorlardı. Köprünün üzeri balık dolmuştu adeta; basacak yer kalmamış, insanlar balıkları ezmemek için zor yürüyorlardı.
Marmara çok verimliydi o zamanlar. Sabah köprüde balık tutarken bazı teknelerin Marmara'da avladıkları orkinosları teknelerin yanına bağlamış, hale giderken görürdünüz. Lüfer avlarına geceleri çıkardık ve lüks kullanırdık. Lüksün ışığı çok parlak olurdu, direkt olarak uzun süre bakamazdınız. Parmağımıza meşin takar; cıvaladığımız ve mazgalladığımız zokalarla av yapardık. Bugün cıva ve kurşun çok tehlikeli olarak bilinirken biz cıvayı güderi içine döker, zokayı onunla ovarak parlatırdık. Cam veya kemik çubuklar ile mazgallar, yani üzerlerini düz, cam gibi hâle getirirdik ki cıvayla iyice parlasın. Lüfer ve çinekop da köprü üzerinden çok güzel yakalanırdı. Hatta köprü üstünde, alt katta lüks yakan da olurdu.
O günlerde teknesi olup amatör balıkçılık yapanların çoğunda tekir ağları da bulunurdu. Anadolu Yakası'nda sahilde güzel tekir tutulurdu. Caddebostan Kulüp 33’ün önü, şimdi bu ayda gece mehtapta çok güzel karagöz yapardı. Gece saat 3-4 civarı kuma yatırdığımız, kaşar peyniri takılı tek iğne ile Ramazan pidesi boyunda karagözler tutardık.
Tuttuğumuz balıkları eşe, dosta, komşuya dağıtırdık ama istavrite gelince çoğu burun kıvırırdı. Diğer balıklara alışmış olanlar için pek tercih edilmeyen bir balıktı. Gerçi tezgâhlarda da balık fiyatları uygun olduğu için büyük çoğunluk rahatlıkla istediği balığı yiyebiliyordu.