Adalı - Karaköy

Scolopax

Aktif Üye
Kayıt
1 May 2022
Mesaj
164
Tepki
279
Ödül
73
Şehir
istanbul
Oltacı Adalı.jpeg



1960-70'li yıllarda Karaköy’de balık malzemelerini aldığımız Adalı’nın kesmiş olduğu bir fatura.

O zamanlarda ilk başlayanlar genelde malzemelerini köprü altından alırlardı. İşi öğrendikten sonra daha hesaplı olan Adalı’nın yerini öğrenir, ondan alışveriş ederlerdi. Balık iğnesi olarak Norveç malı Mustad iğneler en iyisiydi. Günümüzdeki malzemelerdeki bolluk, çeşitlilik o zaman yoktu. Kamışlar yaygın olmadığı için hep elle tutardık; köprü üstünde kamış hemen hemen hiç görülmezdi. Köprünün alt katı vardı, balık tutanlar hep burada olurdu; denize daha yakın olduğundan elle tutmak daha kolaydı. El misinalarının da özel bu iş için olanları vardı. Üzerinde kaplumbağa resmi olan, Adalı’nın sattığı Fransız malı misinalardan alırdık. Bu misinalar diğerlerinden pahalı olurdu. Özelliği; elle denizden çekip yerde topladığınızda yerde yayılır ve karışma yapmazdı, tekrar attığınızda da dolanmadan rahatlıkla denize giderdi.

Köprü altında çapari gibi oltaları yapıp satan esnaf ile dost olmanız çok işinize yarardı. Gece köprünün bazı yerlerine halat sallandırırlardı; bu halatı da öyle usturuplu bağlarlardı ki siz balık tutmaya geldiğinizde görmezdiniz ve oltanız ona takılıp kopardı. Gece halatları çekip üzerindeki oltaları toplar, temizler, bir daha satarlardı. Eğer bu esnafla aranız iyiyse gidip “Bugün ilişken nerede?” diye sorduğunuzda yerini size söylerlerdi ve oradan ya olta atmaz ya da dikkatli olurdunuz.

O günlerde balık da böyle değildi; eve kovalarla balıkla gitmeniz mümkün olabiliyordu. Bir gün köprüde palamut akını oldu. Oltacılar anında palamut takımları yapıp satmaya başladılar. Fakat palamutlar büyük olduğu için balığı yukarı alırken patlıyordu. Hemen bu oltacı esnafı elinde kakıçlarla gezmeye başladı. Belli bir ücret karşılığı tuttuğunuz balıkları kakıçlayıp köprü üzerine alıyorlardı. Köprünün üzeri balık dolmuştu adeta; basacak yer kalmamış, insanlar balıkları ezmemek için zor yürüyorlardı.

Marmara çok verimliydi o zamanlar. Sabah köprüde balık tutarken bazı teknelerin Marmara'da avladıkları orkinosları teknelerin yanına bağlamış, hale giderken görürdünüz. Lüfer avlarına geceleri çıkardık ve lüks kullanırdık. Lüksün ışığı çok parlak olurdu, direkt olarak uzun süre bakamazdınız. Parmağımıza meşin takar; cıvaladığımız ve mazgalladığımız zokalarla av yapardık. Bugün cıva ve kurşun çok tehlikeli olarak bilinirken biz cıvayı güderi içine döker, zokayı onunla ovarak parlatırdık. Cam veya kemik çubuklar ile mazgallar, yani üzerlerini düz, cam gibi hâle getirirdik ki cıvayla iyice parlasın. Lüfer ve çinekop da köprü üzerinden çok güzel yakalanırdı. Hatta köprü üstünde, alt katta lüks yakan da olurdu.

O günlerde teknesi olup amatör balıkçılık yapanların çoğunda tekir ağları da bulunurdu. Anadolu Yakası'nda sahilde güzel tekir tutulurdu. Caddebostan Kulüp 33’ün önü, şimdi bu ayda gece mehtapta çok güzel karagöz yapardı. Gece saat 3-4 civarı kuma yatırdığımız, kaşar peyniri takılı tek iğne ile Ramazan pidesi boyunda karagözler tutardık.

Tuttuğumuz balıkları eşe, dosta, komşuya dağıtırdık ama istavrite gelince çoğu burun kıvırırdı. Diğer balıklara alışmış olanlar için pek tercih edilmeyen bir balıktı. Gerçi tezgâhlarda da balık fiyatları uygun olduğu için büyük çoğunluk rahatlıkla istediği balığı yiyebiliyordu.
 
Köprü altında çapari gibi oltaları yapıp satan esnaf ile dost olmanız çok işinize yarardı. Gece köprünün bazı yerlerine halat sallandırırlardı; bu halatı da öyle usturuplu bağlarlardı ki siz balık tutmaya geldiğinizde görmezdiniz ve oltanız ona takılıp kopardı. Gece halatları çekip üzerindeki oltaları toplar, temizler, bir daha satarlardı. Eğer bu esnafla aranız iyiyse gidip “Bugün ilişken nerede?” diye sorduğunuzda yerini size söylerlerdi ve oradan ya olta atmaz ya da dikkatli olurdunuz.
İşte esnaf ahlakı!
Bugün ne görüyorsak eskinin devamı olduğu için görüyoruz.
Daha da kötüsü azalacağına artıyor.
 
İşte esnaf ahlakı!
Bugün ne görüyorsak eskinin devamı olduğu için görüyoruz.
Daha da kötüsü azalacağına artıyor.



Kendimi bildim bileli bu memlekette gördüğüm ahlak bu. Yıllarca Türkiye dışında Doğu'da da çalıştım, Avrupa'da da çalıştım. Doğu'ya gittikçe ahlaksızlık artarken Batı'ya gittikçe azalıyor. Avrupa'da da Kuzey'e gittikçe azalıyor, Güney'e indikçe artıyor. İspanyollar, İtalyanlar da Avrupa'nın yüz karası. Ama biz ve Müslüman ülkeler zirvedeler bu konuda. Ahlaksızlığın az olduğu ülkelerde bana göre en önemli etken kanunlar ve cezalar. Bir esnaf sahtecilik yaparsa artık orada yaşama hakkı kalmıyor; cezalar belini büküyor, doğrulmasının imkânı olmuyor.

Fethiye’de tanıdığım vardı; "Biz tanıdık köylünün kendisinin yemek için ektiği ürünlerden alıyoruz, pazarda sattıkları ürünler pestisit dolu, kendi yiyeceğine atmıyorlar." diyordu. Kendi yemediğini başkasına yediren ve bundan para kazanan çiftçi... Hilesiz mal bulmak çok zor. İsviçre’ye giden olduğunda "Bana İsviçre Alpleri'nden bal getirin." diyorum. İsviçre’de yaşayan arkadaşım var, "Burada Türk marketi var, oradan alışveriş yapıyorum." diyor. "Aman ha!" diyorum, "Tertemiz İsviçre malları varken kendini zehirleme." Datça’da köylü kadın BİM'den salçayı alıp kendi kavanozuna doldurup köy salçası diye satıyor, sütün içine su karıştırıyor, kaşara patates koyuyor, zeytinyağını karıştırıyor ve dahası... Saymakla bitmez. Bunların arasında dürüst olanlar mutlaka var ama nasıl ayırt edeceksin, nereden bileceksin? Yaşamak için hepsine şüpheli bakman gerek. Bu saatten sonra bu ülkede yaşayıp çoluğu çocuğu olanın vay hâline!

Benim fazla zamanım kalmadı, çekip gideceğim bu dünyadan ama düşünmeden de edemiyorum: Acaba giderayak gelecek olan Azrail de orijinal mi? Nereye götürecek beni? Gömerken gerçek imam olacak mı? 🙂
 
Denetim şart, deneyleyeni denetlemek daha da şart ve denetleyeni denetleyeni denetleyeni denetlemek…
 
Back