Hoş Geldin, Ziyaretçi!

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için forumka kayıt olmalı yada giriş yapmalısınız. Forum üye olmak tamamen ücretsizdir.

Boğaz'ın Balıkları ya da Oltada İstanbul

Katılım
14 Tem 2013
Mesajlar
684
Tepkime puanı
1,435
Puanları
93
Yaş
62
Konum
Üsküdar - İstanbul
Adı
Vaner
Boğaz'ın Balıkları ya da Oltada İstanbul / Doç. Dr. Alâattin Karaca
(Yayımlandığı Yer: "Oltada İstanbul, Sermet Muhtar'a Göre Boğaz'ın Balıkları", Türk Edebiyatı Dergisi, S. 409, Kasım 2007, s. 52.)

Eski İstanbul deyince, benim aklıma ilkin Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Rasim, Ercümend Ekrem Talu, Refii Cevat Ulunay, Sermet Muhtar Alus ve Musahipzade Celal gibi isimler geliyor. Tanzimat sonrası Türk edebiyatında eski İstanbul hayatını en çok konu edinen yazarlar da herhâlde onlar. Saydığım gibi, Sermet Muhtar Alus bu yazarlardan biri. Neler yazmamış ki!... Kimi kitap hâlinde basılmış, kimi gazete ve dergi sayfalarında kalmış romanları, hikâyeleri, oyunları ve tabii ki anılarında, eski İstanbul'u; semtleri, gelenek görenekleri, konakları, mesire yerleri, kabadayıları, tulumbacıları, hovardaları, kantocuları, tiyatro oyuncuları, yosmaları, çarşıları ve pazarlarıyla gözlerimizin önünde yeniden canlandırıyor yazar. Kısacası eski İstanbul, onun yazı ve romanlarında tüm renkleriyle âdeta resmigeçit yapıyor. Domates, biber, sakal, bıyık, sivrisinek, kocakarı ilâçları, eski yangınlar, sazendeler, hanendeler ve daha neler.. Hemen her şeyden söz etmiş üstat. Tespit edebildiğim kadarıyla Alus, eski İstanbul'da balıkçılık ve balıklara dair yazılar da kaleme almış. Bunlar, "Balık Avı ve Edevatı" (Akşam, 15 Nisan 1940), "İstanbul'un Balıkları" (Akşam, 13 Nisan 1940) ve "Çinakop Bolluğu" (Akşam, 23 Şubat 1951) başlıklarını taşıyor. Eski İstanbul'un balıklarından ve balık avlarından söz eden bir başka yazar da Musahipzade Celal. Eski İstanbul Yaşayışı adlı eserinde bu bilgileri bulmak mümkün. İlginç ve unutulmuş bilgiler yer alıyor söz konusu yazılarda. Uzun olduğu için hepsini aynen aktarmak mümkün değil. O nedenle kendimce bir tasnif yaparak, bu yazılarda, eski İstanbul'daki balıklara ve balıkçılığa dair bilgileri aktarmak istedim.

Boğaz denince, akla gelen şeylerden ilki elbette balıklar ve balıkçılar. Daha 16. yüzyılda İstanbul'da elçilik görevi yapan Busbecq'in de dikkatini çekmiş bu. Türkiye Mektupları adlı eserinde şöyle diyor Boğaz'ın balıkları hakkında:

"Deniz her yerinde balıkla dolu. Bunlar Akdeniz'den ve Karadeniz'den aşağı doğru gelerek Boğaz'a geçerler, Marmara Denizi'ne girerler, oradan Ege Denizi'ne ve Akdeniz'e çıkarlar. Sonra yeniden Karadeniz'e dönerler.

Bunlar o kadar büyük ve yoğun sürüler hâlinde dolaşırlar ki bazen elle tutulmaları bile mümkündür. Uskumru, palamut, kefal, kılıç balığı pek bol olarak tutulmaktadır. Balıkçılar genellikle Türk olmaktan fazla, Rum'durlar. Bununla birlikte Türkler, önlerine getirilirse, balığı sevmez değillerdir. Yalnız temiz olarak kabul ettikleri türden olmalıdırlar. Zehir yerler de başka türlü bir balığı ağızlarına koymazlar. Konudan bir parçacık uzaklaşarak şunu da söyleyeyim ki, bir Türk kurbağa, salyangoz, kaplumbağa gibi murdar saydığı bir hayvanı yemektense dilini kopartmayı, dişini sökmeyi tercih eder."[1]

Sermet Muhtar da Busbecq'le aynı kanâatte, Boğaz için âdeta ‘dünyanın en birinci balık havuzu'dur diyor ve şu bilgileri de ekliyor: Çünkü balıklar, bahar olup havalar ısınınca Karadeniz'e, sonbahar olup soğumaya başlayınca da Akdeniz'e göç ederler ve tabii ki yolları hem gelişte hem dönüşte Boğaz'dır. O nedenle Boğaz, bir balık deryası. Neler yok ki!..

Alus, lüferden başlıyor, Boğaz'ın balıkları hakkında bilgi vermeye. Rumca bir kelime lüfer. Büyüğüne sarıkanat, daha irisine kofana, küçüğüne de çinekop adı verilmiş. Eylül'de görünmeye başlıyorlar, ay karanlığında oltayla tutuluyorlar.

Alus'un sözünü ettiği ikinci balık Uskumru, aslı Rumca ‘iskumri'. En besili vakti karakış ayları. Izgarası, tavası, papaz yahnisi, dolması yapılırmış. Yazarın dediğine göre, Mart ayı girince, çinekop bir deri bir kemik kalır, ne tadı ne tuzu olurmuş. Onun için Mart'ta çinekopu tavsiye etmiyor Alus.

Çiroz, bir başka Boğaz balığı. Kulağından iç bağırsakları çekilip çıkarılıyor, denizde yıkanıyor, tuzlanıyor ve sırıklara asılıp kurutuluyor. Yağmur suyu değmemesi lâzım; çünkü bir damla tatlı su değdiğinde kurtlanıyor. Onun için yağmur yağdığında hemen içeri alınıyor, yağmurdan sonra yine dışarıya. Zahmetli iş yani.

Bir başka balık, Kolyoz. Bu kelime de Rumca. Şekilce uskumruyu andırıyor; ama gözleri patlak, benekleri kara, sırtının menevişleri koyu renkli bir balık. Alus'a göre tadı yavan. Uskumru ile kolyozun en sevdiği avlar da, hamsi, gümüş, kraçya ve çurçur'muş.

Sırada izmarit var. Yalı kayıkhanelerine girecek kadar pervasız bir balık, avlanması kolay. Çok pullu ve kılçıklı olmasına rağmen leziz; âdeta barbunya. Çoğu kimse, etinin az; ama kılçığının çokluğundan dolayı bu balığı keçiboynuzuna benzetirmiş.

Alus'un söz ettiği bir balık da istavrit. Yazar, bunun da aslen Rumca ‘stavridi'den geldiğini söylüyor. Bizim etimiz balıktır diyen fakir fukaranın kapıştığı ucuz bir balık istavrit.

Ve palamut. Sermet Muhtar, palamut'un Rumca ‘pelimida'dan geldiğini söylüyor. Büyüğüne palamut, küçüğüne de çingene palamudu denirmiş. Derin suları severlermiş, büyüyenleri torikleşir, cüsseli ve daha dayanıklı olduklarından Karadeniz'den dönüşleri gecikirmiş.

Boğaz'ın bir başka balığı derya kuzusu torik. Dört cinsi var. İlki kendisi, ikincisi sivri, üçüncüsü altıparmak, dördüncüsü ise yassı. Bunların can düşmanları da Yunuslar ve orkinoslarmış. Lâkerda, torikten ve altıparmaktan yapılan bir balık yemeği. Alus şöyle tarif ediyor yapılışını:

"Şişkocağızlar üçer parmak eninde dilimlenecek. İlikleri bir tel ile boşaltılıp temizlenecek, kandan eser kalmayınca gaz tenekesine bir kat balık, bir kat tuz. Üstüne tülbent, tahta ve ağır bir taş. Yağ koyverirse pamukla, kaşıkla alınacak; aksi takdirde çürümesi, leşe dönmesi hazır. 20-25 günde hazır vesselâm."[2]

Kalkan, İstanbul'da kuzu mevsiminde çıkan bir balık. En ufakları Beykoz'unkilerdir. Sermet Muhtar'a göre, mutlaka erkeği aranırmış, dikenlerinin sivri bağırsaklarının fazla dolgun olmamasına dikkat edilirmiş.

Sardalya, İtalyanca ‘sardela'dan geliyor. Sürü hâlinde gezen bir balık türü. Bîçareler pervane gibi ışığa âşık.. Onun için kayıklarda geceleri çalı çarpı yakılarak cezbedilip avlanıyorlar. Teknoloji ilerleyince lüksle yapmaya başlamışlar balıkçılar bu işi. Işığa olan meyillerinden dolayı ateşbalığı da denirmiş sardalyaya. Gelibolu'nun sardalyaları meşhurmuş.

Kılıç, üst çenesi uzun ve kılıç gibi olduğundan bu adı taşıyor. En uzunları beş altı metre boy vardır. Ağustos'tan itibaren Boğaz'da karanlık geceler, sicim kalınlığındaki ağlar ile yakalanırlarmış. Musahipzade, bu balıkların tembel olduklarını, bu nedenle ağın deliğine girince kımıldamaya bile vakit bulamadıklarını belirtiyor. Onun verdiği bilgilere göre, kılıç balığına ‘lerne' denilen kabuklu bir deniz hayvanı musallat olurmuş. Bu hayvan, kılıç balığının göğsünde bulunan kanatlarının altına yapışınca, balık bundan son derece rahatsız olur, kendini ağların ortasına, kıyılara atar, su yüzüne çıkar; âdeta çıldırır gemilere dahi saldırırmış. Musahipzade, kılıç balığının şişkebabının sarımsaklı, sirkeli, tere otlusunun leziz olduğunu da ifade ediyor.

Kefal ve küçüğü ilarya'nın adları da Rumca'dan gelmekte. Halk, beyni kurtludur, içte solucan olur diye, kaba sofular ise, lağımlardan ayrılmazlar, necistirler diye bu balıktan yüz çevirirlermiş.

İskorpit, kafası, gözleri, ağzıyla âdeta orangutanın minyatürü bir balık. Dikenleri zehirli hançer gibi. Dokuz canlı. Bir çarpsa gökte yıldız saydırır. Onun için mutlaka doğma büyüme bir balıkçıya temizletmek gerek diyor Alus.

Karadeniz uşaklarının cananı hamsi de Boğaz'ın leziz balıklarından. Alus, "Una bula; sekizini, onunu saçak saçak tavadan çek; fıstık yer gibi kıtır kıtır ye." diyerek, ne kadar leziz olduğunu anlatıyor. Musahipzade Celal'in naklettiğine göre, hamsi ve gümüş balığı, eskiden Kuzguncuk ile Beylerbeyi arasında Nakkaş Camii önünde tutulurmuş.

Kırlangıç'a Fransızlar ‘deniz kırlangıcı' diyorlarmış. Kanatlı olduğundan bu balığa kırlangıç adı verilmiş. Kanatları renkli. Alus'un naklettiğine göre yakalanınca inlermiş kırlangıç balığı.

Bu balıkların yanı sıra kibar harcı balıkları da sayıyor Sermet Muhtar. İlk sırada levrek var. Mayonezine ve külbastısına eş bulunmaz diyor yazar.

Pisi, kalkan biçiminde yayvan bir balık. Eski adı, kedi balığıymış; o nedenle pisi denmiş. Dil, denilen de hemen hemen pisinin benzeri. Kumluk yerlerde tutulurmuş.

Barbunya, İtalyanca'dan gelen bir kelime. Deniz hayvanlarının şahanesi diyor Sermet Muhtar onun için. Hafifçe kum kokusu varsa da balıkların en değerlisi, küçüğüne de tekir adı verilmiş.

Mercan, ‘hâzâ mercan'. Nazik, nazenin yapılı. En iyileri, Adalar'ın önlerinde olurmuş.

Kaya, Alus'un saydığı balıkların sonuncusu. Kayaların altında bulunurmuş. Avrupalılar çok korkak oldukları için bu balığa ‘tilki' de diyorlarmış. Eti âdeta ilik gibi. Alus, mide hastalığından yeni kalkanların bile rahatlıkla yiyebileceği hafif bir balık olduğunu söylüyor.

Alus'un zikrettiği Boğaziçi balıkları bunlar. Musahipzade Celâl de söz ediyor İstanbul'un balıklarından; ancak Sermet Muhtar kadar ayrıntılı bilgi vermiyor. Bunun dışında balık avına ilişkin bilgiler de veriyor Alus ve Musahipzade. İlkin oltalardan bahsediyorlar. Alus'un verdiği bilgiye göre, oltanın aslı İtalyanca ‘volta' imiş ve bir halatı bir yere bağlamak, gemi, iskele babalarına sarmak veya iki zincirin birbirine dolanması anlamına geliyormuş. İşin ilginci, her balık için, çeşit çeşit oltalar, araçlar, iğneler, ağlar var. İzmarit oltası, lüfer oltası, istavrit oltası, mercan oltası, palamut oltası vd... Alus, oltayı şöyle tarif ediyor:

"... ağ balığına göre kat kat at kuyruğundan olur, nihayetinde beyaz renkte misina, onun ucunda yem takılacak iğne ve dibe batmaması için kurşun bulunur."[3]

Alus'un anlattığına göre, oltanın en narini izmarit ve istavritinkidir, iki üç kat ve iğnesi miniciktir. Lüfer oltası beş altı kat, iğnesi daha büyük; palamut, torik gibi büyük balıkların oltası ise İngiliz siciminden yapılır, iğnesiyse bir çengeldir.

Yalı sakinlerinin, meraklıların, rıhtımda vakit geçirmek isteyenlerin kullandığı, kamıştan yapılma, ucunda küçük bir zoka bulunan amatör oltaya ‘sığırtmaç' denirmiş. Yümnü (yünlü) ise, üç beş kulaç sicimden, ucunda misina, uskumru biçiminde bir zoka ve kıvrık bir iğne bulunan bir başka oltaymış. Bu oltanın kurşun zokasının pırıl pırıl parlatılması şartmış. Yümnü, erbaplara özgü bir olta ve bu oltayla çinekop, lüfer, sarıkanat, hatta palamut ve torik gibi büyük balıkları tutmak mümkünmüş.

Çapari, bir başka balık oltası. Üzerinde 20-30-40 iğne takılı. Bu iğnelere ‘köstek' deniyor. Kösteklerin sonunda da ‘iskandil' denen kurşun bulunuyor. Bu oltada, hindinin kanat kuyruğunun tüyleri kırmızı ipekle bağlanıp usul usul denize koyverilir, balık sezilince de hemen çekilirmiş. Kayıkta, yanıbaşa dikilmiş bir sırıkta teneke bir konserve kutusu mıhlıymış. Çapari çekilince, iskandil oraya konurmuş.

Parakete, bir başka olta türü. Üzerinde 200-1000; hatta 2000 kadar iğne bulunur. Bir çamaşır sepetinin etrafı da mantarlarla kuşatılır. İğnelere yem olarak sığır yüreği parçaları kullanılır. Delikli ağır bir taşa bağlanmış ip, yavaş yavaş denize bırakıldıktan 2-3 gün sonra türlü balıklar avlanır. Balıkçılar, parakete ile avladıkları bu türlü balık yığınına ‘Mısır çarşısı' derlermiş.

Bir de ağlar var, oltalardan başka. Dalyan, ığrıp (ırıp), uzatma, yıldırma, kılıç, saçma, çöktürtme (çökertme), sürtme (tarata) vb. ağlar... Mesela bunlardan serpme ağıyla, torik ve kefal avlanıyor. Serpmeciler, bu ağ ile daha çok akıntılı burun başlarını bekleyip, balığın geçtiğini görünce serpmeyi atıyorlar. Çökertme denilen balık ağı ise, yaz mevsiminde dört kayığın bir kare oluşturacak biçimde attıkları ağ. Sürtme denilen ağ ise, motorla ya da kendine özgü bir vapurla çekiliyor. Musahipzade, Boğaziçi'nde ve Marmara'da bu ağın yasak olduğunu belirtiyor. Bilmem şimdi hâlâ yasak mı? Marmara sahillerinde ayrıca ‘daldır-çıkar' denilen küçük dalyanlar da çalışıyormuş. Bunlarla genelde kefal, torik, karagöz, istavrit gibi balıklar tutulurmuş.

Eski İstanbul'un dalyanları meşhur. Orhan Veli'nin şiirlerinde de sık sık geçer bu dalyanlar. Örneğin "Deniz" adlı şiirinde şair şöyle der, dalyanlar hakkında:

"Yosun kokusu

Ve sahile çekilmiş dalyan direkleri

Sahilde yaşayan çocuklara

Hiçbir şey hatırlatmaz."[4]

İstanbul deyince, İstanbul'u dinleyince, gözünü kapattığında ilk aklına gelenler arasında dalyanlardan çekilen ağlar da vardır Orhan Veli'nin:

"İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı

Kuşlar geçiyor, derken;

Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.

Ağlar çekiliyor dalyanlarda;"[5]

Orhan Veli'nin şiirlerinde İstanbul'un âdeta simgelerinden biri olan dalyanlar hakkında Musahipzade Celal özet bilgiler veriyor. Bu bilgilere göre, Marmara Denizi'nde yazlık ve kışlık dalyanlar varmış. Yazlık dalyanlar, Kumkapı, Beykoz, Fenerbahçe, Caddebostan, Bostancı, Küçükçekmece, Anarsi dalyanı, Marmara Ereğlisi dalyanlarıymış. Kışlıklar ise, Boğaziçi Kılburnu, Büyükliman, Karataş, Sarıyeri, Büyükdere, Kefeliköy, Serviburun'da Çiroz Dalyanı, Burunbahçe'de çiroz dalyanı.

Musahipzade, bu dalyanlardan Beykoz dalyanını ayrıntılı olarak anlatıyor. Beykoz dalyanı, kılıç, kıvırcık, kalkan gibi balıklarıyla meşhur. Karadeniz fırtınasından kaçıp Boğaz'a sığınan kılıç balıkları, dalyanın etrafında yüzerken, dalyan bekçisi elindeki ipe bağlı taşları balıkların yüzdüğü alanın arkasına atıyor, bu taşlardan ürken balıklar, korkuyla dalyanın içine dalınca, bekçi "Av, av!" diye bağırıyor. Aşağıdaki balıkçılar, bunu işitir işitmez ağın kapısını kapatıyor, içerde kalan kılıç balıkları harbi ve tokmakla avlanıyormuş.

Ve balıkçılar... İstanbul'un balıkçıları. Osman Cemal Kaygılı, "Pendiğe Gidin" başlıklı yazısında, balık avında mahir bir Lambiryadis Efendi'den söz eder. Şöyle diyor Kaygılı, bu Pendikli mahir balık avcısı hakkında:

"Bakınız Pazar yerinden elinde bir deste çiçekle geçen, şu yazlık kıyafetli, beyaz pantolonlu zatı tanır mısınız? Ona Lambiryadis efendi derler ki, kendisi Yunanlıdır. Madalye bahçesine yakın çok güzel bir köşkü ve bu köşkün çok enfes bir bahçesi vardır.(...) Balığa ve çiçeğe harikülâde merağı olduğu için zaten kendisi yaman bir balık ve çiçek mütehassısıdır. Hatta öyle ki bir balık oltaya dokunur dokunmaz, bunun uskumru mu, kolyoz mu, barbunya mı, kırlangıç mı ve sonra dişi mi, erkek mi olduğunu anlar ve sonra isterse bir mercan balığını bahçesindeki havuzda hususi terbiye edip ona gramofonla fokstrot oynatır."[6]

Modern şiirimizde de yer bulmuş İstanbul balıkçıları. Örneğin Edip Cansever "Aşklar İçinde" başlıklı şiirinde bir Hisarlı balıkçıyı şöyle tasvir etmekte:

"Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor

Ağları pembeden hüzne giden

Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan

Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel

Çil basmış yüzünü bütün

Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi

Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme

Biliyorum atacak

Böyledir memleketimin yoksul halkı

Bir onlarda rastladım bu cömertliğe

İstavritler kıpır kıpır dibinde sandalının

Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim

gibi bakarlar insana

Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki

Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım

Bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın

ölebileceğini."[7]

Nereye giderseniz gidin, yollar İstanbul'da hep denize, balıklara, balıkçılara çıkıyor eskiden olduğu gibi. Orhan Veli de öyle demiyor mu "Hürriyete Doğru" şiirinde:

"Gün doğmadan

Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola

Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,

İçinde bir iş görmenin saadeti,

Gideceksin,

Gideceksin ırıpların çalkantısında.

Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı

Sevineceksin.

Ağları silkeledikçe

Deniz gelecek eline pul pul;

...

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol

Git gidebildiğin yere..."[8]

Şöyle Galata Köprüsü'ne bir baktığımızda, gördüğümüz ne? Orhan Veli'nin "Galata Köprüsü"nde gördükleri değil mi? Kimi kürek çeker, kimi midye çıkarır dubalardan, kimi dümen tutar mavnalarda, kimi çımacı halat başında, kimi balıktır pırıl pırıl. İşte İstanbul bu, Boğaz bu, elimizde olta, gözümüzde deniz, oltada İstanbul !... İstanbul balık.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Busbecq, "İstanbul" Bu Şehr-i İstanbul ki, (Derleyen: Şemsettin Kutlu) Milliyet Yay., İstanbul, 1972, s. 13.

[2] Sermet Muhtar Alus, "İstanbul'un Balıkları", Eski Günlerde (haz. Faruk Ilıkan), İletişim Yay., İstanbul, 2001, s. 180-181.

[3] Sermet Muhtar Alus, "Balık Avı ve Edevatı", Eski Günlerde (haz. Faruk Ilıkan), İletişim Yay., İstanbul, 2001, s. 173.

[4] Orhan Veli, "Deniz", Bütün Şiirleri, Varlık Yay., İstanbul, 1973, s. 54.

[5] Orhan Veli, "İstanbulu'u Dinliyorum", Bütün Şiirleri, Varlık Yay., İstanbul, 1973, s. 198.

[6] Osman Cemal Kaygılı, "Pendiğe Gidin!", Köşe Bucak İstanbul, Sekis kitaplar, İstanbul, 2003, s. 16.

[7] Edip Cansever, Aşklar İçinde", Sonrası Kalır I, YKY, İstanbul, 2005, s. 625.

[8] Orhan Veli, "Hürriyete Doğru", Bütün Şiirleri, Varlık Yay., İstanbul, 1973, s. 201-202.
 

Erol 61

Daimi Üye
Katılım
2 Ocak 2015
Mesajlar
3,534
Tepkime puanı
3,179
Puanları
113
Konum
İstanbul
Adı
EROL
Kan Grubu
B Rh Pozitif
Vallahi bu kadar uzun şeyi okumam okumadımda kardeşim ama eline sağlık üşenmemiş yazmışsın saol :)
 

brshh

Aktif Üye
Katılım
12 Eyl 2012
Mesajlar
398
Tepkime puanı
308
Puanları
63
Yaş
47
Konum
istanbul
Adı
faik
muhtesem, emeginize saglik. boşuna söylenmiyor işte"ne varsa eskilerde var"diye..
 

avsen

Daimi Üye
Katılım
22 Ağu 2014
Mesajlar
1,012
Tepkime puanı
877
Puanları
113
Yaş
40
Konum
istanbul
Adı
tunay özkan
Kan Grubu
O Rh Negatif
Elinize sağlık bizi eskilere götürdünüz
 

coner

Daimi Üye
Katılım
29 Eki 2014
Mesajlar
7,550
Tepkime puanı
14,488
Puanları
113
Yaş
68
Konum
istanbul/Üsküdar/Tuzla
Adı
Eşref
Kan Grubu
O Rh Negatif
Boğaz'ın Balıkları ya da Oltada İstanbul / Doç. Dr. Alâattin Karaca
(Yayımlandığı Yer: "Oltada İstanbul, Sermet Muhtar'a Göre Boğaz'ın Balıkları", Türk Edebiyatı Dergisi, S. 409, Kasım 2007, s. 52.)

Eski İstanbul deyince, benim aklıma ilkin Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Rasim, Ercümend Ekrem Talu, Refii Cevat Ulunay, Sermet Muhtar Alus ve Musahipzade Celal gibi isimler geliyor. Tanzimat sonrası Türk edebiyatında eski İstanbul hayatını en çok konu edinen yazarlar da herhâlde onlar. Saydığım gibi, Sermet Muhtar Alus bu yazarlardan biri. Neler yazmamış ki!... Kimi kitap hâlinde basılmış, kimi gazete ve dergi sayfalarında kalmış romanları, hikâyeleri, oyunları ve tabii ki anılarında, eski İstanbul'u; semtleri, gelenek görenekleri, konakları, mesire yerleri, kabadayıları, tulumbacıları, hovardaları, kantocuları, tiyatro oyuncuları, yosmaları, çarşıları ve pazarlarıyla gözlerimizin önünde yeniden canlandırıyor yazar. Kısacası eski İstanbul, onun yazı ve romanlarında tüm renkleriyle âdeta resmigeçit yapıyor. Domates, biber, sakal, bıyık, sivrisinek, kocakarı ilâçları, eski yangınlar, sazendeler, hanendeler ve daha neler.. Hemen her şeyden söz etmiş üstat. Tespit edebildiğim kadarıyla Alus, eski İstanbul'da balıkçılık ve balıklara dair yazılar da kaleme almış. Bunlar, "Balık Avı ve Edevatı" (Akşam, 15 Nisan 1940), "İstanbul'un Balıkları" (Akşam, 13 Nisan 1940) ve "Çinakop Bolluğu" (Akşam, 23 Şubat 1951) başlıklarını taşıyor. Eski İstanbul'un balıklarından ve balık avlarından söz eden bir başka yazar da Musahipzade Celal. Eski İstanbul Yaşayışı adlı eserinde bu bilgileri bulmak mümkün. İlginç ve unutulmuş bilgiler yer alıyor söz konusu yazılarda. Uzun olduğu için hepsini aynen aktarmak mümkün değil. O nedenle kendimce bir tasnif yaparak, bu yazılarda, eski İstanbul'daki balıklara ve balıkçılığa dair bilgileri aktarmak istedim.

Boğaz denince, akla gelen şeylerden ilki elbette balıklar ve balıkçılar. Daha 16. yüzyılda İstanbul'da elçilik görevi yapan Busbecq'in de dikkatini çekmiş bu. Türkiye Mektupları adlı eserinde şöyle diyor Boğaz'ın balıkları hakkında:

"Deniz her yerinde balıkla dolu. Bunlar Akdeniz'den ve Karadeniz'den aşağı doğru gelerek Boğaz'a geçerler, Marmara Denizi'ne girerler, oradan Ege Denizi'ne ve Akdeniz'e çıkarlar. Sonra yeniden Karadeniz'e dönerler.

Bunlar o kadar büyük ve yoğun sürüler hâlinde dolaşırlar ki bazen elle tutulmaları bile mümkündür. Uskumru, palamut, kefal, kılıç balığı pek bol olarak tutulmaktadır. Balıkçılar genellikle Türk olmaktan fazla, Rum'durlar. Bununla birlikte Türkler, önlerine getirilirse, balığı sevmez değillerdir. Yalnız temiz olarak kabul ettikleri türden olmalıdırlar. Zehir yerler de başka türlü bir balığı ağızlarına koymazlar. Konudan bir parçacık uzaklaşarak şunu da söyleyeyim ki, bir Türk kurbağa, salyangoz, kaplumbağa gibi murdar saydığı bir hayvanı yemektense dilini kopartmayı, dişini sökmeyi tercih eder."[1]

Sermet Muhtar da Busbecq'le aynı kanâatte, Boğaz için âdeta ‘dünyanın en birinci balık havuzu'dur diyor ve şu bilgileri de ekliyor: Çünkü balıklar, bahar olup havalar ısınınca Karadeniz'e, sonbahar olup soğumaya başlayınca da Akdeniz'e göç ederler ve tabii ki yolları hem gelişte hem dönüşte Boğaz'dır. O nedenle Boğaz, bir balık deryası. Neler yok ki!..

Alus, lüferden başlıyor, Boğaz'ın balıkları hakkında bilgi vermeye. Rumca bir kelime lüfer. Büyüğüne sarıkanat, daha irisine kofana, küçüğüne de çinekop adı verilmiş. Eylül'de görünmeye başlıyorlar, ay karanlığında oltayla tutuluyorlar.

Alus'un sözünü ettiği ikinci balık Uskumru, aslı Rumca ‘iskumri'. En besili vakti karakış ayları. Izgarası, tavası, papaz yahnisi, dolması yapılırmış. Yazarın dediğine göre, Mart ayı girince, çinekop bir deri bir kemik kalır, ne tadı ne tuzu olurmuş. Onun için Mart'ta çinekopu tavsiye etmiyor Alus.

Çiroz, bir başka Boğaz balığı. Kulağından iç bağırsakları çekilip çıkarılıyor, denizde yıkanıyor, tuzlanıyor ve sırıklara asılıp kurutuluyor. Yağmur suyu değmemesi lâzım; çünkü bir damla tatlı su değdiğinde kurtlanıyor. Onun için yağmur yağdığında hemen içeri alınıyor, yağmurdan sonra yine dışarıya. Zahmetli iş yani.

Bir başka balık, Kolyoz. Bu kelime de Rumca. Şekilce uskumruyu andırıyor; ama gözleri patlak, benekleri kara, sırtının menevişleri koyu renkli bir balık. Alus'a göre tadı yavan. Uskumru ile kolyozun en sevdiği avlar da, hamsi, gümüş, kraçya ve çurçur'muş.

Sırada izmarit var. Yalı kayıkhanelerine girecek kadar pervasız bir balık, avlanması kolay. Çok pullu ve kılçıklı olmasına rağmen leziz; âdeta barbunya. Çoğu kimse, etinin az; ama kılçığının çokluğundan dolayı bu balığı keçiboynuzuna benzetirmiş.

Alus'un söz ettiği bir balık da istavrit. Yazar, bunun da aslen Rumca ‘stavridi'den geldiğini söylüyor. Bizim etimiz balıktır diyen fakir fukaranın kapıştığı ucuz bir balık istavrit.

Ve palamut. Sermet Muhtar, palamut'un Rumca ‘pelimida'dan geldiğini söylüyor. Büyüğüne palamut, küçüğüne de çingene palamudu denirmiş. Derin suları severlermiş, büyüyenleri torikleşir, cüsseli ve daha dayanıklı olduklarından Karadeniz'den dönüşleri gecikirmiş.

Boğaz'ın bir başka balığı derya kuzusu torik. Dört cinsi var. İlki kendisi, ikincisi sivri, üçüncüsü altıparmak, dördüncüsü ise yassı. Bunların can düşmanları da Yunuslar ve orkinoslarmış. Lâkerda, torikten ve altıparmaktan yapılan bir balık yemeği. Alus şöyle tarif ediyor yapılışını:

"Şişkocağızlar üçer parmak eninde dilimlenecek. İlikleri bir tel ile boşaltılıp temizlenecek, kandan eser kalmayınca gaz tenekesine bir kat balık, bir kat tuz. Üstüne tülbent, tahta ve ağır bir taş. Yağ koyverirse pamukla, kaşıkla alınacak; aksi takdirde çürümesi, leşe dönmesi hazır. 20-25 günde hazır vesselâm."[2]

Kalkan, İstanbul'da kuzu mevsiminde çıkan bir balık. En ufakları Beykoz'unkilerdir. Sermet Muhtar'a göre, mutlaka erkeği aranırmış, dikenlerinin sivri bağırsaklarının fazla dolgun olmamasına dikkat edilirmiş.

Sardalya, İtalyanca ‘sardela'dan geliyor. Sürü hâlinde gezen bir balık türü. Bîçareler pervane gibi ışığa âşık.. Onun için kayıklarda geceleri çalı çarpı yakılarak cezbedilip avlanıyorlar. Teknoloji ilerleyince lüksle yapmaya başlamışlar balıkçılar bu işi. Işığa olan meyillerinden dolayı ateşbalığı da denirmiş sardalyaya. Gelibolu'nun sardalyaları meşhurmuş.

Kılıç, üst çenesi uzun ve kılıç gibi olduğundan bu adı taşıyor. En uzunları beş altı metre boy vardır. Ağustos'tan itibaren Boğaz'da karanlık geceler, sicim kalınlığındaki ağlar ile yakalanırlarmış. Musahipzade, bu balıkların tembel olduklarını, bu nedenle ağın deliğine girince kımıldamaya bile vakit bulamadıklarını belirtiyor. Onun verdiği bilgilere göre, kılıç balığına ‘lerne' denilen kabuklu bir deniz hayvanı musallat olurmuş. Bu hayvan, kılıç balığının göğsünde bulunan kanatlarının altına yapışınca, balık bundan son derece rahatsız olur, kendini ağların ortasına, kıyılara atar, su yüzüne çıkar; âdeta çıldırır gemilere dahi saldırırmış. Musahipzade, kılıç balığının şişkebabının sarımsaklı, sirkeli, tere otlusunun leziz olduğunu da ifade ediyor.

Kefal ve küçüğü ilarya'nın adları da Rumca'dan gelmekte. Halk, beyni kurtludur, içte solucan olur diye, kaba sofular ise, lağımlardan ayrılmazlar, necistirler diye bu balıktan yüz çevirirlermiş.

İskorpit, kafası, gözleri, ağzıyla âdeta orangutanın minyatürü bir balık. Dikenleri zehirli hançer gibi. Dokuz canlı. Bir çarpsa gökte yıldız saydırır. Onun için mutlaka doğma büyüme bir balıkçıya temizletmek gerek diyor Alus.

Karadeniz uşaklarının cananı hamsi de Boğaz'ın leziz balıklarından. Alus, "Una bula; sekizini, onunu saçak saçak tavadan çek; fıstık yer gibi kıtır kıtır ye." diyerek, ne kadar leziz olduğunu anlatıyor. Musahipzade Celal'in naklettiğine göre, hamsi ve gümüş balığı, eskiden Kuzguncuk ile Beylerbeyi arasında Nakkaş Camii önünde tutulurmuş.

Kırlangıç'a Fransızlar ‘deniz kırlangıcı' diyorlarmış. Kanatlı olduğundan bu balığa kırlangıç adı verilmiş. Kanatları renkli. Alus'un naklettiğine göre yakalanınca inlermiş kırlangıç balığı.

Bu balıkların yanı sıra kibar harcı balıkları da sayıyor Sermet Muhtar. İlk sırada levrek var. Mayonezine ve külbastısına eş bulunmaz diyor yazar.

Pisi, kalkan biçiminde yayvan bir balık. Eski adı, kedi balığıymış; o nedenle pisi denmiş. Dil, denilen de hemen hemen pisinin benzeri. Kumluk yerlerde tutulurmuş.

Barbunya, İtalyanca'dan gelen bir kelime. Deniz hayvanlarının şahanesi diyor Sermet Muhtar onun için. Hafifçe kum kokusu varsa da balıkların en değerlisi, küçüğüne de tekir adı verilmiş.

Mercan, ‘hâzâ mercan'. Nazik, nazenin yapılı. En iyileri, Adalar'ın önlerinde olurmuş.

Kaya, Alus'un saydığı balıkların sonuncusu. Kayaların altında bulunurmuş. Avrupalılar çok korkak oldukları için bu balığa ‘tilki' de diyorlarmış. Eti âdeta ilik gibi. Alus, mide hastalığından yeni kalkanların bile rahatlıkla yiyebileceği hafif bir balık olduğunu söylüyor.

Alus'un zikrettiği Boğaziçi balıkları bunlar. Musahipzade Celâl de söz ediyor İstanbul'un balıklarından; ancak Sermet Muhtar kadar ayrıntılı bilgi vermiyor. Bunun dışında balık avına ilişkin bilgiler de veriyor Alus ve Musahipzade. İlkin oltalardan bahsediyorlar. Alus'un verdiği bilgiye göre, oltanın aslı İtalyanca ‘volta' imiş ve bir halatı bir yere bağlamak, gemi, iskele babalarına sarmak veya iki zincirin birbirine dolanması anlamına geliyormuş. İşin ilginci, her balık için, çeşit çeşit oltalar, araçlar, iğneler, ağlar var. İzmarit oltası, lüfer oltası, istavrit oltası, mercan oltası, palamut oltası vd... Alus, oltayı şöyle tarif ediyor:

"... ağ balığına göre kat kat at kuyruğundan olur, nihayetinde beyaz renkte misina, onun ucunda yem takılacak iğne ve dibe batmaması için kurşun bulunur."[3]

Alus'un anlattığına göre, oltanın en narini izmarit ve istavritinkidir, iki üç kat ve iğnesi miniciktir. Lüfer oltası beş altı kat, iğnesi daha büyük; palamut, torik gibi büyük balıkların oltası ise İngiliz siciminden yapılır, iğnesiyse bir çengeldir.

Yalı sakinlerinin, meraklıların, rıhtımda vakit geçirmek isteyenlerin kullandığı, kamıştan yapılma, ucunda küçük bir zoka bulunan amatör oltaya ‘sığırtmaç' denirmiş. Yümnü (yünlü) ise, üç beş kulaç sicimden, ucunda misina, uskumru biçiminde bir zoka ve kıvrık bir iğne bulunan bir başka oltaymış. Bu oltanın kurşun zokasının pırıl pırıl parlatılması şartmış. Yümnü, erbaplara özgü bir olta ve bu oltayla çinekop, lüfer, sarıkanat, hatta palamut ve torik gibi büyük balıkları tutmak mümkünmüş.

Çapari, bir başka balık oltası. Üzerinde 20-30-40 iğne takılı. Bu iğnelere ‘köstek' deniyor. Kösteklerin sonunda da ‘iskandil' denen kurşun bulunuyor. Bu oltada, hindinin kanat kuyruğunun tüyleri kırmızı ipekle bağlanıp usul usul denize koyverilir, balık sezilince de hemen çekilirmiş. Kayıkta, yanıbaşa dikilmiş bir sırıkta teneke bir konserve kutusu mıhlıymış. Çapari çekilince, iskandil oraya konurmuş.

Parakete, bir başka olta türü. Üzerinde 200-1000; hatta 2000 kadar iğne bulunur. Bir çamaşır sepetinin etrafı da mantarlarla kuşatılır. İğnelere yem olarak sığır yüreği parçaları kullanılır. Delikli ağır bir taşa bağlanmış ip, yavaş yavaş denize bırakıldıktan 2-3 gün sonra türlü balıklar avlanır. Balıkçılar, parakete ile avladıkları bu türlü balık yığınına ‘Mısır çarşısı' derlermiş.

Bir de ağlar var, oltalardan başka. Dalyan, ığrıp (ırıp), uzatma, yıldırma, kılıç, saçma, çöktürtme (çökertme), sürtme (tarata) vb. ağlar... Mesela bunlardan serpme ağıyla, torik ve kefal avlanıyor. Serpmeciler, bu ağ ile daha çok akıntılı burun başlarını bekleyip, balığın geçtiğini görünce serpmeyi atıyorlar. Çökertme denilen balık ağı ise, yaz mevsiminde dört kayığın bir kare oluşturacak biçimde attıkları ağ. Sürtme denilen ağ ise, motorla ya da kendine özgü bir vapurla çekiliyor. Musahipzade, Boğaziçi'nde ve Marmara'da bu ağın yasak olduğunu belirtiyor. Bilmem şimdi hâlâ yasak mı? Marmara sahillerinde ayrıca ‘daldır-çıkar' denilen küçük dalyanlar da çalışıyormuş. Bunlarla genelde kefal, torik, karagöz, istavrit gibi balıklar tutulurmuş.

Eski İstanbul'un dalyanları meşhur. Orhan Veli'nin şiirlerinde de sık sık geçer bu dalyanlar. Örneğin "Deniz" adlı şiirinde şair şöyle der, dalyanlar hakkında:

"Yosun kokusu

Ve sahile çekilmiş dalyan direkleri

Sahilde yaşayan çocuklara

Hiçbir şey hatırlatmaz."[4]

İstanbul deyince, İstanbul'u dinleyince, gözünü kapattığında ilk aklına gelenler arasında dalyanlardan çekilen ağlar da vardır Orhan Veli'nin:

"İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı

Kuşlar geçiyor, derken;

Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.

Ağlar çekiliyor dalyanlarda;"[5]

Orhan Veli'nin şiirlerinde İstanbul'un âdeta simgelerinden biri olan dalyanlar hakkında Musahipzade Celal özet bilgiler veriyor. Bu bilgilere göre, Marmara Denizi'nde yazlık ve kışlık dalyanlar varmış. Yazlık dalyanlar, Kumkapı, Beykoz, Fenerbahçe, Caddebostan, Bostancı, Küçükçekmece, Anarsi dalyanı, Marmara Ereğlisi dalyanlarıymış. Kışlıklar ise, Boğaziçi Kılburnu, Büyükliman, Karataş, Sarıyeri, Büyükdere, Kefeliköy, Serviburun'da Çiroz Dalyanı, Burunbahçe'de çiroz dalyanı.

Musahipzade, bu dalyanlardan Beykoz dalyanını ayrıntılı olarak anlatıyor. Beykoz dalyanı, kılıç, kıvırcık, kalkan gibi balıklarıyla meşhur. Karadeniz fırtınasından kaçıp Boğaz'a sığınan kılıç balıkları, dalyanın etrafında yüzerken, dalyan bekçisi elindeki ipe bağlı taşları balıkların yüzdüğü alanın arkasına atıyor, bu taşlardan ürken balıklar, korkuyla dalyanın içine dalınca, bekçi "Av, av!" diye bağırıyor. Aşağıdaki balıkçılar, bunu işitir işitmez ağın kapısını kapatıyor, içerde kalan kılıç balıkları harbi ve tokmakla avlanıyormuş.

Ve balıkçılar... İstanbul'un balıkçıları. Osman Cemal Kaygılı, "Pendiğe Gidin" başlıklı yazısında, balık avında mahir bir Lambiryadis Efendi'den söz eder. Şöyle diyor Kaygılı, bu Pendikli mahir balık avcısı hakkında:

"Bakınız Pazar yerinden elinde bir deste çiçekle geçen, şu yazlık kıyafetli, beyaz pantolonlu zatı tanır mısınız? Ona Lambiryadis efendi derler ki, kendisi Yunanlıdır. Madalye bahçesine yakın çok güzel bir köşkü ve bu köşkün çok enfes bir bahçesi vardır.(...) Balığa ve çiçeğe harikülâde merağı olduğu için zaten kendisi yaman bir balık ve çiçek mütehassısıdır. Hatta öyle ki bir balık oltaya dokunur dokunmaz, bunun uskumru mu, kolyoz mu, barbunya mı, kırlangıç mı ve sonra dişi mi, erkek mi olduğunu anlar ve sonra isterse bir mercan balığını bahçesindeki havuzda hususi terbiye edip ona gramofonla fokstrot oynatır."[6]

Modern şiirimizde de yer bulmuş İstanbul balıkçıları. Örneğin Edip Cansever "Aşklar İçinde" başlıklı şiirinde bir Hisarlı balıkçıyı şöyle tasvir etmekte:

"Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor

Ağları pembeden hüzne giden

Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan

Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel

Çil basmış yüzünü bütün

Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi

Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme

Biliyorum atacak

Böyledir memleketimin yoksul halkı

Bir onlarda rastladım bu cömertliğe

İstavritler kıpır kıpır dibinde sandalının

Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim

gibi bakarlar insana

Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki

Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım

Bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın

ölebileceğini."[7]

Nereye giderseniz gidin, yollar İstanbul'da hep denize, balıklara, balıkçılara çıkıyor eskiden olduğu gibi. Orhan Veli de öyle demiyor mu "Hürriyete Doğru" şiirinde:

"Gün doğmadan

Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola

Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,

İçinde bir iş görmenin saadeti,

Gideceksin,

Gideceksin ırıpların çalkantısında.

Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı

Sevineceksin.

Ağları silkeledikçe

Deniz gelecek eline pul pul;

...

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol

Git gidebildiğin yere..."[8]

Şöyle Galata Köprüsü'ne bir baktığımızda, gördüğümüz ne? Orhan Veli'nin "Galata Köprüsü"nde gördükleri değil mi? Kimi kürek çeker, kimi midye çıkarır dubalardan, kimi dümen tutar mavnalarda, kimi çımacı halat başında, kimi balıktır pırıl pırıl. İşte İstanbul bu, Boğaz bu, elimizde olta, gözümüzde deniz, oltada İstanbul !... İstanbul balık.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Busbecq, "İstanbul" Bu Şehr-i İstanbul ki, (Derleyen: Şemsettin Kutlu) Milliyet Yay., İstanbul, 1972, s. 13.

[2] Sermet Muhtar Alus, "İstanbul'un Balıkları", Eski Günlerde (haz. Faruk Ilıkan), İletişim Yay., İstanbul, 2001, s. 180-181.

[3] Sermet Muhtar Alus, "Balık Avı ve Edevatı", Eski Günlerde (haz. Faruk Ilıkan), İletişim Yay., İstanbul, 2001, s. 173.

[4] Orhan Veli, "Deniz", Bütün Şiirleri, Varlık Yay., İstanbul, 1973, s. 54.

[5] Orhan Veli, "İstanbulu'u Dinliyorum", Bütün Şiirleri, Varlık Yay., İstanbul, 1973, s. 198.

[6] Osman Cemal Kaygılı, "Pendiğe Gidin!", Köşe Bucak İstanbul, Sekis kitaplar, İstanbul, 2003, s. 16.

[7] Edip Cansever, Aşklar İçinde", Sonrası Kalır I, YKY, İstanbul, 2005, s. 625.

[8] Orhan Veli, "Hürriyete Doğru", Bütün Şiirleri, Varlık Yay., İstanbul, 1973, s. 201-202.
Vaner bey güzel yazınız ve araştırmanız için teşekkürler.
Bir Üsküdarlı olarak gurur duydum.Bizanstan günümüze kayıtlı tarih belgeleriyle ilgili konularla bende
arştırmalar yapıyorum.
Tanışmak dileği ile