suret
Aktif Üye
- Katılım
- 22 Eki 2017
- Mesajlar
- 316
- Tepkime puanı
- 643
- Puanları
- 93
- Yaş
- 50
- Konum
- İstanbul
- Adı
- Burak N.
- Kan Grubu
- O Rh Pozitif
«—Dokuz yaşında, toplu iğneyi kıvırıp deniz kenarında balık tutmağa
— 15
başlamıştım,» diyor, «esasen evimiz Ada'da olduğu için böyle bir hevesi biraz
da tabiî bulmaıuz lâzım. Sabahleyin erkenden evden kaçar, akşamlara kadar
balık tutardım. Bazen işi azıtıp, çok geç kaldığım zaman, evdekiler evvelâ
karakola ba vururlardı. Artık sonraları alıştılar, berii deniz kenarında aramağa
başladılar. Az mı dayak yedim? Ama yine beni bu hevesten vazgeçiremdeiler».
«— Tahsiliniz bu, hevesinize mâni oldu mu?».
«— Hayır. Üniversiteye girmi olmama rağmen bir türlü balık tutmaktan
bıkmamıştım. Hattâ anatomi imtihanına gireceğim günün gecesi sabahlamış,
balıktan dönüşte, eve oltalarımı bırakıp, doğruca imtihana girmiştim».
«— Bu kadar meraklı olduğunuza göre, galiba az kalsın, profesyonel balıkçı
olacakmı smız».
«— Gülmeyin, bakınız size bir misal vereyim, beraberce balığa çıktığı-
mız arkadaşım, terziliği bırakıp balıkçı oldu. Mamafih ben balıkçı olmak istemem.
Zira çok yıpratıcıdır. Ama, bir amatör olarak, bu zorluklara tahammül
ediyorum».
«— Takımlarınız nasıl?».
a— Güzel lakıma da merakım vardır. Ancak bu naylon bedenler çıkalı
eskiden at kılından örülmü oltalar tarihe karıştı. Bununla beraber, ben ince
naylondan 6 katlı ve sağlı sollu olmak üzre, olta ördüm. Böyle bir olta dolaş-
madığı için çok kullanışlıdır. Bir merakım daha var: zokalarımı da kendim
yaptığım kalıplara dökerim. Burada mesleğim dolayısiyle pratik bir buluşum
var. Malta taşından, kalıp oymak için saatlerce hattâ günlerce uğraşacağım
yerde, zokanın, peklini balmumundan yaparım. Moldano dediğimiz dişçi alçı.
siyle, kalıbını çıkarırım. Şayet döktüğüm zekalar, matluba muvafık çıkmazsa,
bir kalıp daha yapmak işten bile değildir».
«— Parakete kullanır mısınız?».
«— Evet... Yazları barbunyacılık yaparım. Moda'ya gidip, kaya kurdu
tutarım. Bunları paraketa iğnelerine takıp, Vaniköy, Çengelköy, Beylerbeyi
sahilinde, münasip yerlere atarım. Bu saydığım yerlerin aşağı yukarı bütün
barbunyaları bizim eve gider. Sonra bir zevkim daha var, balığı çeker çekmez,
ıslak bir çuvala sarar, tatlı bir mor renk almasını sağlarım. Bu renkli
balıkların seyrine bile doyum olmaz. Değil ki yemesine».
«— Paraketa ile başka ne~ tutarsınız?».
«— Litrinos tutarım. Balıkçılar, mercanların küçüğüne bu ismi verirler.
Paraketayı bu maksatla muayyen taşların dibine atarım. (Gülerek) sakın bu
taşların yerlerini bana sormayın. Çünkü son derece mahremdir, söyliyemem».
<(— Siz de mi profesyonel balıkçılar gibi, balığı nerede tuttuğunuzu saklıyor
sunuz?».
«._ Ha, bakın bunun bir sebebi var: Biz, tıpkı avcılara benzeriz. Nasıl
onlar eve eli bo dönmek istemezlerse, biz de, adetâ yolumuzu bekliyen ra-
— 16 —
kiplerimize karşı, racon kesmek için mutlaka eli dolu dönmek isteriz. Halbuki
ta balığı mahdut olduğu için, burayı söylemek, zaten az olan balığın rakipler
tarafından tutulmasına yol açmak demektir».
«— Şimdi ne balığı tutuyor sunuz?».
«— Mevsim malûm ya, lüfer mevsimidir. Evimiz de Çengelköyde. Muayenehanemden
çıkar çıkmaz soluğu sandalımda alırım. Sade ufak bir hilemizi
kulağınıza süyliyeyim. Sakın bu sırrımızı, mecmuada yazmağa kalkışmayın.
Balığa çıkmadan evvel, havadis toplarız. Yani balık hangi boydadır? Kofana
mıdır? Değil midir? Kaç kulaçta tutuluyor? Hangi yemi yer? Bunları
el altından, gizlice tahkik ederiz. Yem tedariki bundan sonra gelir. Size tavsiyem
olsun, sakın yem tedarik etmeden balığa çıkmayın. Zira eğer bol balık
varsa, saatlerce uğraşsanız bile balık tutamazsınız. Çünkü orada bulunan balıklar,
sizin yem diye tutacağınız balıkları yiyip bitirmiştir. Başkalarından
da tedarik edemezsiniz. Kendisine lâzım olduğu için size vermez, daha doğ-
rusu veremez. Onun için bir kaç cins yemi hem de fazla miktarda olmak şartiyle
beraberinize alarak çıkmalısınız».
«— Niçin bir kaç cins?».
«— Sebebi basit. Lüfer çok müşkülpesent bir balıktır. Akşam balığında,
meselâ istavrit yer. Gece yarısına doğru, istavridi yemez de, vonosa salar. Bu.
nun için tüylü çapariyle ekseriya voncs, istavrit, uskumru veya kolyos tutarız.,
Yemli ile, izmarit, istavrit tutarak, bunları livara veya kepçeye koyarak
balığa çıkarım, ihtiyaten, iki lüks lâmbasını da yanıma almağı ihmal etmem.
Ne olur ne olmaz, birisi ârıza yaparsa diğerini kullanabilmek için. Sandalım
da iki tanedir. Motörüm de iki taııe. Mamafih iki tane motörün sebebi hikme.
ti başkadır. Bir tanesinin cer kabiliyeti fazladır. Buna mukabil fazla yol yapmaz.
Obürkünün taşınması hafif ve çok yolludur. Bunları yerine göre kullanırım...
Evet, ne diyordum? Yem ne kadar taze olursa, yahut balıkçı ağziyle
ne kadar kanlı olursa o kadar fazla balık tutulur».
«— Sözünüzü balla keseyim, Doktor, bu balıkları ne yapıyor sunuz?».
«—• Bir kısmı eşe dosta hediye gider. Bir kısmını da evde, çoluk çocuk,
yeriz. Karım balık pişirmesini tarn mânasiyle bilir. Yani hangi balık, hangi
mevsimde ne şekilde pişer. Bunun mütehassısıdır».
«— Peki Doktor, hanımda da aynı hastalık var mı?».
«—• Tabiî var. O da benimle balığa çıkar. En az benim kadar meraklıdır.
Sade, geçenlerdü, bir kaza atlattık. Tövbe etti idi».
«— Demek ki bir kaza da geçirdiniz?».
«— Kaç kaza? Size bir tanesini kısaca anlatayım: Bir gün yine bizim hanımla,
Kmalıada ile Yassıada arasında balık tutmak üzre, Yenikapıdan saat
10 da hareket,ettik. Geçen sene buzların limanı istilâ ettiği zamandı. Ada arkasında
demirli tutulur. Yani sandalın demirini atarsınız. Halbuki, Boğazda,
daima kürek üzerinde durmak lâzımdır. 20-30 kulaca oltanızı attınız mı, eğer
balık da varsa, sormayın işin keyfini. Lüferi boğarsınız. İşte o .gün, sarı kanat
tutmağa gidiyorduk. Bilirsiniz sarı kanat, lüferden daha kıymetlidir. Altı
kilo da yemimiz vardı. Tarif ettiğim yerde demirledik. At çek, at çek... Balıkçı
tabiriyle, lâva'ya rastlamıştık. Sandalın içi balık dolmuştu. Yem bitti.
Sarı kanatları kesip yem makamında tecrübe ettik. Baktık yiyor. İşimiz tamamdı.
Bir balıktan sekiz yem çıkıyor, sekiz balık tutuyorduk. O kadar dalmışız
ki, saat dört olmuş. Hemen tası tarağı topladık. Motöre yol verdik. Biraz
sonra göz gözü görmez bir şekilde sis baştı. Hanımı gözcü olarak sandalın
başma oturttum. Hiç bir yer görünmüyordu. Büyük buz parçalarına çarpmak
korkusu da caba. Moralimiz gittikçe bozuluyordu. Sadece rüzgârın esi istikametinden
faydalanıyorduk. Işık tertibatımız da yoktu. Depo bitti. Tekrar benzin
doldurdum, Ortalık iyice karardı. Saat sekiz oldu. Uzatmıyalım, geceleyin
saat onda bir kırmızı fener gördük. Tahmin, edin bakalım nereye gelmiş-
tik?».
?????».
«— Küçük Çekmeceye »
— 15
başlamıştım,» diyor, «esasen evimiz Ada'da olduğu için böyle bir hevesi biraz
da tabiî bulmaıuz lâzım. Sabahleyin erkenden evden kaçar, akşamlara kadar
balık tutardım. Bazen işi azıtıp, çok geç kaldığım zaman, evdekiler evvelâ
karakola ba vururlardı. Artık sonraları alıştılar, berii deniz kenarında aramağa
başladılar. Az mı dayak yedim? Ama yine beni bu hevesten vazgeçiremdeiler».
«— Tahsiliniz bu, hevesinize mâni oldu mu?».
«— Hayır. Üniversiteye girmi olmama rağmen bir türlü balık tutmaktan
bıkmamıştım. Hattâ anatomi imtihanına gireceğim günün gecesi sabahlamış,
balıktan dönüşte, eve oltalarımı bırakıp, doğruca imtihana girmiştim».
«— Bu kadar meraklı olduğunuza göre, galiba az kalsın, profesyonel balıkçı
olacakmı smız».
«— Gülmeyin, bakınız size bir misal vereyim, beraberce balığa çıktığı-
mız arkadaşım, terziliği bırakıp balıkçı oldu. Mamafih ben balıkçı olmak istemem.
Zira çok yıpratıcıdır. Ama, bir amatör olarak, bu zorluklara tahammül
ediyorum».
«— Takımlarınız nasıl?».
a— Güzel lakıma da merakım vardır. Ancak bu naylon bedenler çıkalı
eskiden at kılından örülmü oltalar tarihe karıştı. Bununla beraber, ben ince
naylondan 6 katlı ve sağlı sollu olmak üzre, olta ördüm. Böyle bir olta dolaş-
madığı için çok kullanışlıdır. Bir merakım daha var: zokalarımı da kendim
yaptığım kalıplara dökerim. Burada mesleğim dolayısiyle pratik bir buluşum
var. Malta taşından, kalıp oymak için saatlerce hattâ günlerce uğraşacağım
yerde, zokanın, peklini balmumundan yaparım. Moldano dediğimiz dişçi alçı.
siyle, kalıbını çıkarırım. Şayet döktüğüm zekalar, matluba muvafık çıkmazsa,
bir kalıp daha yapmak işten bile değildir».
«— Parakete kullanır mısınız?».
«— Evet... Yazları barbunyacılık yaparım. Moda'ya gidip, kaya kurdu
tutarım. Bunları paraketa iğnelerine takıp, Vaniköy, Çengelköy, Beylerbeyi
sahilinde, münasip yerlere atarım. Bu saydığım yerlerin aşağı yukarı bütün
barbunyaları bizim eve gider. Sonra bir zevkim daha var, balığı çeker çekmez,
ıslak bir çuvala sarar, tatlı bir mor renk almasını sağlarım. Bu renkli
balıkların seyrine bile doyum olmaz. Değil ki yemesine».
«— Paraketa ile başka ne~ tutarsınız?».
«— Litrinos tutarım. Balıkçılar, mercanların küçüğüne bu ismi verirler.
Paraketayı bu maksatla muayyen taşların dibine atarım. (Gülerek) sakın bu
taşların yerlerini bana sormayın. Çünkü son derece mahremdir, söyliyemem».
<(— Siz de mi profesyonel balıkçılar gibi, balığı nerede tuttuğunuzu saklıyor
sunuz?».
«._ Ha, bakın bunun bir sebebi var: Biz, tıpkı avcılara benzeriz. Nasıl
onlar eve eli bo dönmek istemezlerse, biz de, adetâ yolumuzu bekliyen ra-
— 16 —
kiplerimize karşı, racon kesmek için mutlaka eli dolu dönmek isteriz. Halbuki
ta balığı mahdut olduğu için, burayı söylemek, zaten az olan balığın rakipler
tarafından tutulmasına yol açmak demektir».
«— Şimdi ne balığı tutuyor sunuz?».
«— Mevsim malûm ya, lüfer mevsimidir. Evimiz de Çengelköyde. Muayenehanemden
çıkar çıkmaz soluğu sandalımda alırım. Sade ufak bir hilemizi
kulağınıza süyliyeyim. Sakın bu sırrımızı, mecmuada yazmağa kalkışmayın.
Balığa çıkmadan evvel, havadis toplarız. Yani balık hangi boydadır? Kofana
mıdır? Değil midir? Kaç kulaçta tutuluyor? Hangi yemi yer? Bunları
el altından, gizlice tahkik ederiz. Yem tedariki bundan sonra gelir. Size tavsiyem
olsun, sakın yem tedarik etmeden balığa çıkmayın. Zira eğer bol balık
varsa, saatlerce uğraşsanız bile balık tutamazsınız. Çünkü orada bulunan balıklar,
sizin yem diye tutacağınız balıkları yiyip bitirmiştir. Başkalarından
da tedarik edemezsiniz. Kendisine lâzım olduğu için size vermez, daha doğ-
rusu veremez. Onun için bir kaç cins yemi hem de fazla miktarda olmak şartiyle
beraberinize alarak çıkmalısınız».
«— Niçin bir kaç cins?».
«— Sebebi basit. Lüfer çok müşkülpesent bir balıktır. Akşam balığında,
meselâ istavrit yer. Gece yarısına doğru, istavridi yemez de, vonosa salar. Bu.
nun için tüylü çapariyle ekseriya voncs, istavrit, uskumru veya kolyos tutarız.,
Yemli ile, izmarit, istavrit tutarak, bunları livara veya kepçeye koyarak
balığa çıkarım, ihtiyaten, iki lüks lâmbasını da yanıma almağı ihmal etmem.
Ne olur ne olmaz, birisi ârıza yaparsa diğerini kullanabilmek için. Sandalım
da iki tanedir. Motörüm de iki taııe. Mamafih iki tane motörün sebebi hikme.
ti başkadır. Bir tanesinin cer kabiliyeti fazladır. Buna mukabil fazla yol yapmaz.
Obürkünün taşınması hafif ve çok yolludur. Bunları yerine göre kullanırım...
Evet, ne diyordum? Yem ne kadar taze olursa, yahut balıkçı ağziyle
ne kadar kanlı olursa o kadar fazla balık tutulur».
«— Sözünüzü balla keseyim, Doktor, bu balıkları ne yapıyor sunuz?».
«—• Bir kısmı eşe dosta hediye gider. Bir kısmını da evde, çoluk çocuk,
yeriz. Karım balık pişirmesini tarn mânasiyle bilir. Yani hangi balık, hangi
mevsimde ne şekilde pişer. Bunun mütehassısıdır».
«— Peki Doktor, hanımda da aynı hastalık var mı?».
«—• Tabiî var. O da benimle balığa çıkar. En az benim kadar meraklıdır.
Sade, geçenlerdü, bir kaza atlattık. Tövbe etti idi».
«— Demek ki bir kaza da geçirdiniz?».
«— Kaç kaza? Size bir tanesini kısaca anlatayım: Bir gün yine bizim hanımla,
Kmalıada ile Yassıada arasında balık tutmak üzre, Yenikapıdan saat
10 da hareket,ettik. Geçen sene buzların limanı istilâ ettiği zamandı. Ada arkasında
demirli tutulur. Yani sandalın demirini atarsınız. Halbuki, Boğazda,
daima kürek üzerinde durmak lâzımdır. 20-30 kulaca oltanızı attınız mı, eğer
balık da varsa, sormayın işin keyfini. Lüferi boğarsınız. İşte o .gün, sarı kanat
tutmağa gidiyorduk. Bilirsiniz sarı kanat, lüferden daha kıymetlidir. Altı
kilo da yemimiz vardı. Tarif ettiğim yerde demirledik. At çek, at çek... Balıkçı
tabiriyle, lâva'ya rastlamıştık. Sandalın içi balık dolmuştu. Yem bitti.
Sarı kanatları kesip yem makamında tecrübe ettik. Baktık yiyor. İşimiz tamamdı.
Bir balıktan sekiz yem çıkıyor, sekiz balık tutuyorduk. O kadar dalmışız
ki, saat dört olmuş. Hemen tası tarağı topladık. Motöre yol verdik. Biraz
sonra göz gözü görmez bir şekilde sis baştı. Hanımı gözcü olarak sandalın
başma oturttum. Hiç bir yer görünmüyordu. Büyük buz parçalarına çarpmak
korkusu da caba. Moralimiz gittikçe bozuluyordu. Sadece rüzgârın esi istikametinden
faydalanıyorduk. Işık tertibatımız da yoktu. Depo bitti. Tekrar benzin
doldurdum, Ortalık iyice karardı. Saat sekiz oldu. Uzatmıyalım, geceleyin
saat onda bir kırmızı fener gördük. Tahmin, edin bakalım nereye gelmiş-
tik?».
?????».
«— Küçük Çekmeceye »
